Ada köyüme dönüş

Küçüktüm tam bilmiyorum belki 12-13 yaşlarımdaydım bir yazı yazmıştım ablama: “Köyümüz yok bizim o zaman Bozcaada olsun mu bizim köyümüz?”

“Çünkü orada kendimi çok iyi hissediyorum, çünkü oraya her yaz gidiyoruz, çünkü orada fırıncı amca var, Anke’nin kampı var, dayanılmaz güzellikte Ayazma var, Koreli var çünkü, üstünde saatlerce oturduğum için bacaklarımı acıtan tahta sandalyeleri var, mis gibi beni benden alan dağ kekiği var, evinin önünde oturan ve mutlaka dantel ören teyze var, yıkık dökük pencelerden gelen Rumca var, kızarmış patlıcan kokusu var sokaklarında, taze süt var, dalgakıranında bir tanecik kahvehanesi ve dondurmacısı var, tek bir banka ve bir benzincisi var adanın. Oranın bostanları var, domatesi, karpuzu var toprağında dalından kopardığın asması var…Çünkü  orası saf ve iyi insanların yaşadığı kışın fırtınalarından ulaşımının kesildiği  ıssız bir ada. “

Şimdiki aklım ve ruhum olsaydı o yaşımdan itibaren adaya gerçekten sahip çıkar  adada alınacak kararlara katılmak üzere hareket eder ve  ileride oraya yerleşmek üzere çalışırdım. Köyümü hem güzellikleriyle hem de yaşam zorluklarıyla kabul etmeye hazır olurdum. Bugün 4 yıldan sonra ilk kez gittim adaya. Sokaklarında ağlayarak dolaştım, ayaklarımı hırsla vurdum arnavut taşlarına, merdivende oturan teyzeye selam verdim gözüm yaşlı olsa da. Eskiden hiç bıkmadan yürüdüğüm o sokaklarda bu kez fazla kalamadım.

Gerçi kalabalık bir gruptuk onun da etkisi vardı üstümde. Yalnız olsaydım muhakkak o sokakların yasını tutmak isterdim.

Yalnız olsaydım bir kaldırıma oturup daha önceleri de yaptığım gibi karşıdaki evi ve içindekileri izleyebilir, ne olup bittiği üzerine hayaller kurabilirdim. Hep birer parçasıymışım da şimdi o evden ayrılıyormuşum  gibi hüzünlenebilirdim yalnız olsaydım.

Hoşçakal Ada’m ve eski köy’üm…

Reklamlar

Su gibi git su gibi gel

Güle güle Havran

Güle güle çiçeği meyveye bağlanan nar ağaçları, kuru dallı zeytinler, böcek dadanmış kayısılar, koca kiraz, tohumunu alıp sakladığım gelincik çiçekleri, tarlada yapılmayı bekleyen yıkık ev, güle güle bülbüller, rüzgâr gülleri, balık otları, sütleğenler, meşeler, kurumuş Havran deresi, kurumayan Eybek suyu çeşmeleri, Havran leblebisi, güle güle karadut suyu ve eşsiz gün batımı…

Havran-adolu 2

Kahvaltı tepsisi tap taze tereyağ, harika bir koyun yoğurdu, salata, yumurta ve Edremit yöresinin zeytiniyle donatılıyor! Bu kahvaltıyla insan tüm gün zımba gibi çalışabilir sanki.

Bodrum gezisi sonrasındaki 1. Havran ziyaretimde derneğin işleri üzerinde çalışmak için kendimizi bilgisayarlara kaptırıyoruz . Ben ise bir yandan öğleden sonra İvrindi’de yapacağımız bahçe çalışmasını düşlüyorum…

*

Balıkesir ve Çanakkale ışığı, rengi, kokusuyla insanı kendine aşık edecek kadar büyülü. Tepeleri, düzlükleri, ağaçları o pırıltılı ovaları şaşırtıcı derecede güzeller. Binlerce yıldır medeniyetlerin bu toprakları kutsaması boşuna değil ancak bendeniz küçük bir çocuk gibiyim yeni yeni keşfediyorum…

Bölgede azalan bahçecilik ve tarımsal faaliyet ile artan hayvancılığın etkilerini gözlemek çok zor değil. Köylülerin hemen hepsine ait birer dam, damlarda devlet teşviği ve banka kredisiyle alınmış Hollandalı sığırlar…Çoğu tarlada arpa, yulaf, yonca ekiliyor hepsi de hayvan yemi oluyor. Eski köye yeni adet işte böyle yerleşiyor.

Biliyorum ki değişen her teknoloji ve küçük çiftçinin haklarını korumayan politikalar ister mimarî bir çözüm getirsin ister ekonomik bir katkı, geldiği yerdeki kültürü kısa ya da orta vadede mutlaka ama mutlaka etkiler. Teknoloji ya da politik uygulamalar o yerin kendi ihtiyaçlarından çıkarak oranın insanı tarafından üretilmemiş ve talep edilmemişse genellikle bir çarpıklığa ya da bir hazımsızlığa neden oluyor.

Elbette dünya değişirken bunların hepsi olası,ancak sadece bazı gelenek ve göreneklerin yerine getirdiği görevleri bu modern araçlar çözemeyeceği için görevler de işlevler de yüzlerce yıllık yapı da inanılmaz bir hızla değişiyor. Gençler gülüyor yaşlıların ise düşünceli.

Hiç sahip olmadığım bazı değerlerin yok oluşunu hep benim olmuşlar gibi acıyla izliyorum. Arif abi Çayırlık’ta gezerken çocukluk hikayelerini anlatırken öyle heyecanlanıyor ki ben bile kendimi o zaman diliminde hayal ediyorum.

Yaşam koşullarının çok çok zor ama hayatın çok keyifli olduğu yıllarda…

*

Sıkıman denen mevkiide fasulyeler sulanıyor, sulama işlemi kolay çünkü hemen tarlanın yanından bir dere akıyor. Sulamadan sonra çapa için bir kaç gün geçmesi beklenecek.

Havran-adolu

Haziranın ortalarında Havran’a doğru yola çıktım. İlk defa çift katlı bir otobüsle şehirlerarası yolculuk yaptım ve yolun sonunda toplanmayı bekleyen kirazları hayal ettim.

Tam kirazları düşünürken Arif abi beni bir kitapla tanıştırdı: “Soğuk iklim hububatları”

Antalya’da elime orağı ilk aldığımda hissettiğim heyecan yine geldi oturdu midemin üstüne bir yerlere. Eski ciltli kitaplar içlerinde her ne olursa olsun geçmişe ait olmalarından ötürü bende merak uyandırırlar.

O kapağındaki doku, renk, kendiliğinden sararmış kimisi yıpranmış kendine özgü kokulu yapraklar…

Ve işte bu kitapta da o taba renkli kalın kapağının altında 1950’lerden kalma sözcüklerle karşılaştım. Taa ilkokulda bize öğretilmiş basit denklemlerden: mevsimlerden, topraktan, coğrafyadan, suyun kıymetinden, buğdayın kutsallığından bahsediyordu o yaşlı kelimeler, şimdi unutulmuş şimdi terkedilmiş tohumlardan ve tekniklerden ve elbette ekmeğini topraktan çıkartan çiftçinin bilgeliğinden…

Bugün Türkiye’de o çiftçilerin torunları ya ekmeğini ya da ekmeklik buğdayını çarşıdan alıyor.

*

Kitap beni içine öyle bir çekti ki uzun uzadıya okudum.  Yol tükenip bizi Havran’a getirdiğinde hala kiraz toplamak için hevesim ve enerjim yerindeydi. Eve vardık kapıyı açtık çantaları içeri dayayıp kapıyı kapattık ve doğru bahçeye!

"Beni yiyen sapıma döner"

Birbirinden hiçbir çit ya da duvarla ayrılmayan “komşu” tarlalar yol boyunca uzanıyor, her nevi meyve bana bakıp göz kırpıyor.

Yüzüm gülüyor az sonra ilk kez kiraz toplayacağım!

Kiraz ağaçlarının büyüklüğünü görünce çok şaşırdım öyle kocamanlardı ki, sonra yanı başında bir kayısı ondan da uzun, dalları ağırlaşmış üstünde sararmayı bekleyen meyvelerinden.

“Kirazı dallarının kökünden kopartacaksın, ancak öyle uzun süre çürümeden durur ama dikkat et o dibindeki çentikten çekme yoksa seneye oradan meyve vermez ağaç!”

Aman Allah’ım, şimdi elimin altında bir canlı var bu bir ağaç! Hem meyvelerini toplarken bir tuhaf oluyorum –hırsızlık yapıyormuşum gibi bir his kaplıyor içimi- hem de Arif abinin tariflerine uyacağım diye gözümü dört açıyorum ama olmuyor işte ilk defada bir çentiği kopardım bile…

Bu arada içinde olduğumuz “komşu” tarlaya yaklaşık 10 yıldır el sürülmemiş dolayısıyla bel seviyesinde otlar, dikenler, sazlar var her yerde. Kuru otlar halıgibi kaplamış toprağı,basarken ayağımın altında neler olabileceğini hayal ediyorum. Biraz ürküyorum çünkü saat neredeyse 20:00, akşam serinliği bastırıyor bazı hayvanların serinleme ve yemek yeme vakti! Arif abi ağacın tepesinde “en güzel kiraz” avında ben de  kopardığım çentiklerin vicdan azabıyla kirazı dalından değil meyvesinden toplayım mideye indirmeyi tercih ediyorum. Zaten kiraz toplama işinde adap buymuş “üç topla bir ye”.

Şimdi tüm bu zevkli deneyimin ardından http://www.dailymotion.com/video/xc7zyk_kiraz-toplama-makinasy_tech  insanoğlunun ağaçlara ve toprağa işkence ederek kiraz toplayışını bir izleyelim… Yaşasın endüstriyel tarım(!)

Ayrılık

“İnsan kendi içinde kesinlikle bir bütün değildir, homojen değildir; içinde ne var ne yok karışır, bir an bir insandır bir an sonra başka bir insan.” Salman Rushdie

 

Bu 15 gün boyunca öğrendiklerimi tek tek yazacak olsaydım gece başlayıp sabaha kadar ince ince düşünmem belki de uykusuz kalmam gerekirdi. Ben tembelliğe kaçmadan doğal bir akışı tercih ettim: kimini unutmaya kimini sonradan hatırlamaya baştan karar verdim.Bunun rahatlığıyla yolculuk günlüğünün Antalya kısmındaki bazı detaylar sonradan eklenecek…

*

Sabah evde kalan ne varsa sofraya onu koyduk;

az zeytin, az kuru keş, salatalık ve ekmek…

Koklaya koklaya yedim hepsinden

Bir daha gelecekmişim ve hiç gelmeyecekmişim gibi ayrıldım bugün köyden.

 

Kirpinin Ettikleri

Olağan misafirlere sadece çay çıkarmak yeterli olurken yemek yiyip yemiyeceği mutlak sorulur. Onun dışında fıstık kavurmak ve patlak yapma (mısır patlatmak) ya da ikisinden biri makbuldür.
Olağan misafirlere sadece çay çıkarmak yeterli olurken yemek yiyip yemiyeceği mutlak sorulur. Onun dışında fıstık kavurmak ve patlak yapma (mısır patlatmak) ya da ikisinden biri makbuldür.

Köyde “memur evi”  “köyün” ve “köylünün” evi demek…

Yalnızlık yok

Özel hayat yok

“Müsait olma” kavramı yok

Gece uyku sabah da kalkma saati yok

Köyde, memur evi “yokluk” evi olmakla birlikte misafirinin zenginliği gibi mutfağının da bereketli olması olağandır.”Yokluk” içinde bile o misafiri ağırlamayı bilmek, istekleri yerine gelemeyecekse nazikane geri çevirebilmek demek. Her türlü dedikodunun ve haberin özgürce paylaşıldığı bu evlerde çayın şekerin eksik olamayacağı gibi çocuğunun karnını doyururken köyün garibini de düşünebilmek gerek…

*

Emine Teyze ile bahçeye çalışmaya gideceğiz sabah 9. Ben geç kalmaktan endişeliyim çünkü güneş çoktan toprakları yalamaya başlamış. Serinliği hızlıca alıp götürüyor “Antalya’nın kavurucu sıcağı”.

Muhtarın anası sesleniyor: “Emine! A Emine! Haydi patatese”

Muhtarın anası ve babası 70 yaşlarında, gelinleri koşmları tüm işlerine aslında. Ama dedim ya muhtar evi başka türlü bir ev, hoş görülüyor eğer varsa bile bazı ihmaller.

Patates (kumpur) çekeceğiz bugün tabii ki kirpilerden kalanları…

1 dönüm kadar yer, silme patates ekilmiş. Etrafına kabak ve bir kaç ayçiçeği. Normalde 5-6 çuval taze patates toplanan bahçeden 3 saat çalışıp sadece 1 çuval toplayabildik.

Haso Amca ve Ümmü Teyze sık sık “Naapan, kurdun kuşun da hakkı o da yiicek elbet” “Bu yıl da bu kadarmış hakkımız” deyip beni avuttular. Benim ise aklımda kirpilere kurulacak tuzaklar vardı…

Hayvanların izlerini, davranışlarını, zamanlamalarını ve ne yapacaklarını bilmek anlamak ön görmek çiftçiliğin köylülüğün zanaatinin bir parçası işte.

Kirpi kumpuru ne kadar yiyeceğini çok iyi biliyor peki biz  toprağın ve doğanın bize verdiği bereketinin kıymetini? Biliyor muyuz?

mutluluk↔yolculuk↔denge

Hikayeyi  Simyacı romanını okuyanlar hatırlayacaktır …

Geçmiş zamanlarda bir ülkede büyük, şatafatlı bir sarayda çok meşhur bir bilge yaşarmış. Herkes üstesinden gelemediği sorunların çözümünde onun yardımına başvururmuş. Bilge çok tecrübeli, bilgili ve insanlara yardım etmeyi çok seven bir insanmış. Günün birinde bir genç gelmiş saraya. Bilge ile görüşmek istediğini, ona soracağı çok önemli bir soru olduğunu söylemiş. Kendisinden önce gelen insanları bir süre bekledikten sonra alınmış huzura. O çok meşhur bilge insan bütün heybetiyle karşısındadır artık. Saygıyla selamlamış önce, sonra titrek bir sesle sormuş; Bana mutluluğun sırrını anlatabilir misiniz?

Bilge dikkatle süzmüş adamı.
“Demek mutluluğun sırrını merak ediyorsun. Peki anlatacağım fakat şimdi değil, şu an çok meşgulüm istersen sen sarayımı gez sonra gel sana sorunun cevabını vereyim.” demiş. Ayrıca ona bir kaşık vermiş ve içine de iki damla yağ damlatmış. Sarayı gezerken bu kaşık da yanında olacak, ama dikkat et sakın içindeki yağı dökme demiş. İki saat sonra dönmek üzere ayrılmış adam.

Saray inanılmaz derecede güzelmiş, fakat adam kaşıktaki yağı dökmemek için hep kaşığına bakarak yürüyormuş. Dolayısıyla saray gezintisinden fazla bir keyif alamamış. Hiç bir ayrıntıya dikkat edememiş. Zaman dolunca tekrar çıkmış bilge adamın huzuruna. Yüzünde bir tebessüm ve içinde yağı dökmemiş olmanın verdiği rahatlıkla “Bakın efendim yağı dökmeden döndüm” demiş. Bilge gülümseyerek sormuş “Anlat bakalım nasıl buldun sarayımı?” adam birden afallamış, yağa dikkat etmekten sarayı unutmuş hiçbir şeye dikkat etmemiş. Bilge adam durumu anlamış ve ona tekrar giderek her yere iyice bakmasını söylemiş. Adam elinde kaşığı tekrar çıkmış sarayı gezmeye…
Bu sefer her şeye daha dikkatli bakmış. Hayatında görmediği güzelliklere şahit olmuş. Kolonlar, işlemeler, altın yaldızlar, mücevherler, parşömenler, kütüphanedeki el yazması eserler ve işlemeli kapakları, birbirinden güzel süs eşyaları… Her şey mükemmelmiş. İki saat sonra saraya hayran kalmış olarak dönmüş bilgenin huzuruna.


Anlat bakalım demiş bilge. Adam başlamış heyecanlı heyecanlı anlatmaya. Hayran kaldığı her halinden belliymiş. Daha sonra bilgenin gülümsediğini fark etmiş. Kısa bir sessizliğin ardından elindeki kaşığa baktığını fark etmiş…

Bir de baksın ki ne görsün. Kaşıktaki yağ tamamen dökülmüş. Etrafa bakmakta onu tamamen unutmuş. Mahcup gözlerle bakmış bilge adamın yüzüne.

İşte evlat demiş bilge adam gülümseyerek. Mutluluğun sırrını merak ediyordun. Söyleyeyim;


“Mutluluğun sırrı dünyadaki bütün güzellikleri yaşamak fakat kaşığındaki iki damla yağı da dökmemektir.”

Kazan geçmiş olsun Muhtar!

Topu topu 50 hanelik bir köy Hayrados. İki mahallesi var Çamlıca ve Kaman (gaman).

not: Köy karşıki dağların yeşilliklerinde gizli, görmek imkânsız…

Köyde olan biten (çoğu zaman) en geç bir gün sonra herkes tarafından biliniyor. Özellikle de muhtar, imam ve varsa öğretmenle ilgili haberler köyde daha bir önemseniyor.

Dün tam da tüm köyü “Kazan geçmiş olsun” dedirtecek bir olay yaşandı.

Ben imamın evinin damında kızı sevli Merve ile oturmuş dürbünle Toroslara bakıyordum, yıllar önce damı sarıp sarmalayan asmanın (tefek) yokluğu garibime gitmişti. Üstelik dam kalebodurla kaplıydı. Herneyse tam da dağların doruklarına yaylalara gözlerimi dikmiş bir serinlik hayali kuruyordum ki hemen öteden bir gümbürtü onu izleyen bir “Allah allah allah!” ve “Amanın” …

Nasıl olmuşsa yılların sapasağlam dut ağacı ortasından kırılıp muhtarın evinin damına devrilmiş. Eve hiçbirşey olmadı çok şükür ve çok şükür o gün muhtarın damından değil imamın damından Torosları izliyorduk…

Hasat

Tan ağarmış, gün daha doğmamış

Sessizlikte tek ses hâkim, o da ekmeğin sesi: Karç kurç, harş hurş! Kırçkırçkırç !

Alın teri toprağa karışmış işte o zaman dinlenme vakti gelmiş

Tadına varmamak mümkün değil

Keşke tohumlarını da ben atmış olsaydım o ekinlerin

Neyse ki daha yaşanacak çok hasat

Her hasatta bulunacak ayrı bir tat var…

Bir rüzgâr esintisinin, bir parça ekmeğin, bir yudum suyun kıymetini gerçekten ter dökmeden anlamak mümkün değil.

Onların yegâne ihtiyaçlar olduğunu anlamak için tek bir an gerekiyor.

Sonrası “rutin” ..

Cengiz Aytmatov’un TOPRAK ANA’sına selam olsun…

“Aman da ne zor imiş burçak yolması”

Sabah 5, kalktığımda Nadire Abla bugünün katığını hazırlamıştı bile.

Sofra içindeki (masa örtüsü görev gören yere serilen örtü) torbalara yumurta,  zeytin, haşlanmış patates, yufka ekmeği, çarşı ekmeği, salatalık, soğan, domates kısacası en zengin kahvaltı katılmış . Beş kişinin ortak kullanacağı plastik bardak ve bir şişe su…

Brüüdenn!!! (koyunlara böyle sesleniliyor) Ben beceremiyorum  tabii…Seslenmenin  özel bir yolu var kulak alışkanlığı lazım herhalde. Bu durum bile deplasmanda olduğumu bana hatırlatıyor, bir koyuna bile seslenemiyorum işte!

Deplasman kural 3:  bazı şeyleri çocukken öğrenmediysen şimdi öğrenmen çok ama çok zor olabilir bunu kabul et, rahat ol.  Bir şey öğrenmek istiyorsan önce çocuklara sor, onlardan yardım iste. Olmuyorsa da senle dalga geçmelerine izin ver, komik oluyor!


Koyunları otlayacakları bahçeye bıraktıktan sonra  burçak yolmaya gittik. Çok eğimli ve oldukça taşlı bir arazide yaklaşık 2 dönümlük burçağa tam anlamıyla daldık. Elime ilk kez orak aldım! Burçak arasında biten bir sürü yabani ot ve çok yağışlı geçen mevsim yüzünden çürümüş.

Ne  domuz rahat bırakmış burçakları ne de tosbağalar… Epeyce zorlandığımı itiraf edeyim ama elbette onlar mola vermeden ben de vermedim zaten sabah serinliğinde doğada olmak ve esintiyle habire burnumu okşayan kekik kokusunu solumak öyle zevkli ki!

Aç karnına çalışmak

Ter dökmek

Acıkmak

Yorulmak

Paydos etmek

Brrrüden brüüdenn kış kış kışşş

Köye çıkarken, 9 koyun ile peşlerinde Nadire abla ve kızına rastlıyoruz (koyunlar sabah vakti yaylasınlar diye serin bir otlağa katılmış şimdi ağıla geri döndürülüyorlar) arabadan hızla iniyorum ve daha köye ayak  bile basmadan koyun güderek işe koyuluyorum!!!

Deplasman kural 1:  çalışmayana ekmek yok!

“Tekerleniver a Burcu, dengiliver gari”

Gazipaşa, Anadolu dilinin kendine has ortak özelliklerinin dışında özgün bir şiveye sahip. Köyler arasında bile önemli kullanım farkları olabiliyor.Yıllar önce alıştığım bu dili bugün tamamen unutmuşum sanki.  Sabırla alışmayı bekleyeceğim…

Etrafım seslerle dolu, yüzü gülen yaşlılarla gözleri yere dikilmiş yaşlıların mırıldanmasıyla dolu. Evin açık kapısından giren rüzgar sesleri bir an durduruveriyor çünkü aynı anda elektrikler kesiliyor. Lüküs lamba yakılıyor ve sohbetler  “IŞIK” kesilmesi anılarıyla kaldığı yerden devam ediyor.

Bir çift göz yorgunluğumu farketmiş olacak ki bana “uzan kızım” manasında sesleniyor: “Haydi gızım, kös ayaklarını, tekerlen, dengiliver engireye.”

Deplasman kural 2: Mümkünse arada bir onlar gibi konuş

3 Haziran-Evet halâ 3 Haziran

Acı motosiklet sesinin ardında bizim Muhtar varmış.

Saygınlık sınırı köy, ilçe ve komşu ilçe olan bu mevkînin önemi anlatmakla bitmez sevgili günlük…

Ve işte Çamlıca’nın (köyümün) muhtarı Süleyman Amca da bu makama erişmiş bir kişi olarak köy tarihine 2 dönem muhtarlık yapmışlığıyla ismini kazıyacak…

Saatler geçti akşam oldu ben hala 3 hazirandayım ve henüz  ilçedeyim.  İmam beni köye çıkartacak, onu bekliyorum. İmamlık da muhtarlık kadar önemli, farklı görevleri var elbet ancak ortak misyonları saymakla bitmez…

Akşamı iple çekiyorum, beni bekleyen tavlanmış yufka ekmeği ile taze fasulyenin kokusunu duyar gibiyim…

Gazipaşa

Gazipaşa’ya bu dördüncü ya da beşinci gelişim ve daha Cuma günü dışında bir  gün ayak basmışlığım hemen hemen yok.

Cumaları buranın sebze meyve pazarı kuruluyor dolayısıyla hem köylülerle buluşmak için hem de akşam pazar minibüsleriyle köylere ulaşmak için enuygun gün.

İlçeye havaalanının açılmasıyla çehresi bozulmuş sanki, bir güzel ilçeyi daha mı kaybediyoruz? HES’lerle boğulmuş dereleri, “cam”lara hapsedilmiş domates ve muzları, turizm masalıyla kandırılmış gençleriyle…

Otogarda oturmuş eski kaymakamımızın eski şoförü şimdi market işleten 3 çocuk babası (zat-ı muhterem de Çamlıca köyündendir)  Mahmut abi ile sohbet ederken bunları düşündüm sonra acı bir motorsiklet sesi duyuldu.

Deplasman

Bugün Türkiye’nin güneyde en uç burnuna komşu Gazipaşa’ya, yolunu çok iyi bildiğim küçük ilçeye geldim…

Varacağım yeri bilmenin tatlı bir huzuru var içimde.  Bir nevi eve dönmenin rahatlığı diyebiliriz çünkü aile sıcakılğını esirgemeyen insanlar beni bekliyor.

Ancak bu yine de benim deplasmanda olacağım gerçeğini değiştirmiyor.

İstanbul dışına çıktığım anda oyunun kurallarının değiştiğini artık öğrendim…