Temmuz güneşinde Çanakkale ile buluşmak, ayrılıp yeniden inatla ona dönmek…

Güneşte kavrulan toprağın güvenli kollarında bir tohumum şimdi.  Varoluş içgüdüsü dışında hiçbir varlığı olmayan, bu saf bilinçsizliğinde saklı soruları olan yalnız bir tohum…

“Kök verirken hangi yöne ne kadar uzamalıyım?”

“Filizlenirken canım ne kadar yanacak?”

“Peki ya sonra?”

Sonra,

koskoca bir köyün terkedilmiş eski küçücek bir mahallesinde yeni bir yaşam kuranlar

bu yalnız tohumun yolculuğunda ona yol gösterenlerden oldular…

*

Vazgeçilmezim olan sorularımla muhtemel cevapları(m) arasındaki çabasızlık parantezinde

sorgulamama, düşünmeme anları

gerçek  üretken zamanlarımı yarattı.

* Okumaya devam et “Temmuz güneşinde Çanakkale ile buluşmak, ayrılıp yeniden inatla ona dönmek…”

Reklamlar

Gün batımına karşı

Saat on dokuzotuz civarlarında

Kim bunu her Allah’ın günü yapmak istemez ki

Fasulye, patlıcan,  soğan, sarımsak, kabak, patates, bamya…

Hepsi bıçaktan geçmek ister illa ki

Yok önemi ağrının sızının

mide gurultusunun önemi yok

sadece güneş, rüzgardan kırılacak gibi olan mısırlar

kucakta doğranmayı bekleyen sebzeler ve damda güneşlenen erik pestilleri

*

Bilgisayarım fazla yük kaldıramadığından mı çağ dışı bir hızda çalışıyor yoksa o da benim yaşam hızıma mı ayak uyduruyor bilemiyorum. Her neyse bu yavaşlama hali yazılarıma da yansıdı her gün ne yaptığımı yazamamaya başladım, bir haftadır durum böyle. Umarım bu akşamki ivme sürer gider…

toprakla buluşma vaktidir

bu gece

dalımdan koparak

salınarak düşme vaktidir

bereketin  içine

 

bir elma bir şeftali ya da erik olmalıyım

nerede son bulacağıma karar veren olmalıyım

bir avucun içine düşmeyi beklemeden

beklemeden koparılmayı hırçın parmaklarıyla bir çocuğun

bereketle buluşmalıyım

bu gece

 

Büyük şehirleri doyurmak lazım!

Temmuzun ilk haftasında <İpek Hanım Çiftliğine> doğru yol aldım. Ahmet, beni asker yeşili o çok sevdiğim safari tipli eski bir ciple karşıladı. Nazilli’nin doğasını hayran hayran izleyerek Ocaklı köyündeki çiftliğe vardım. Çiftlikteki ablalar teyzeler başım bağlı ayağımda şalvarımla beni görünce işe yeni giren kendileri gibi bir köylü sandılar, şehirden gelme “yeni yetme bir köylü” olduğuma inanmakta nedense güçlük çektiler…

Okumaya devam et “Büyük şehirleri doyurmak lazım!”

Ülkü Tamer’in Yenidoğan köyü

Şiirin her insanda bıraktığı iz başkadır ve her şiir her yüreğe dokunmayabilir ama sanki bu şiir Anadolu özlemi çeken herkese dokunurmuş gibi geliyor bana.

Ya da herhangi bir özlem içinde olana …

Benim için çok ama çok özel olduğu için

her okuduğumda her mısrasında Yenidoğan’a gittiğim için…


Mektupsuz koma beni.

Bir daha, bir daha yaz adını mektubun sonuna.

Bana güler yüzünü gönder.

Yenidoğan’ı anlat.

Günün hangi saatte battığını görememiştik,

tepelerin arasındaydık çünkü,

sen evlere bakıyordun,

yüzündeki o çocuksu cesareti inceliyordum ben.

Evler dağları sırtlanmıştı

korumak için kendilerini çaresizlikten,

ocaklar yeryüzünün çamurunu yakıyordu.

Klarnetçiler, matbaa işçileri, bakkal karıları dolaşıyordu

günün battığı saatten sonra sokaklarda.

Saçlarının her teli bir dinamit fitilidir

yokuşları çıkıp yorgunluğa bıraktığın an gövdeni.

Mektupsuz koma beni,

denizi deniz yapan sensin,

ormanı orman yapan sensin,

sensin tezgâhta kan dokuyan,

gözlerinde serçeler yanan,

bir aşktan bir dünya kuran sensin.

Samanyoluna karışır gün ortasında attığın çığlık,

hafta sonlarında yaktığın ağıt,

tabutların ardında yürüdüğün yol,

koparıp yüzüne attığın başak.

Mektupsuz koma beni,

yılların sana öğrettiğini sen bana öğret,

parmaklarının gölgesini gönder.

Sevgilim, sevgili dostum,

yaşamayı pekiştiren bir çelik çivi olacak

Yenidoğan’ın acısındaki maya.

Sen o mayadaki umudu gördün.

Yaslar donanmış babaların pencere önlerinde

çocuklarına saksı sulattıklarını gördün.

Damarlarını fabrikalarda bırakan kızların

nişanlılarında yeni bir yürek bulduklarını gördün.

Nasırların yanıbaşında tarlalar gördün.

Kopan derilerin altında gökyüzü gördün.

Gördün her şeyi,

topladın her şeyi,

acına renk katıldı çeyiz sandığında.

Gülüne dipdiri bir sap takıldı.

Mektupsuz koma beni.

Aşkını uzun uzun anlat, utanma anlatmaktan,

senin elin benim elimi tutsun,

birlikte sıçratsın ayaklarımız

Yenidoğan’ın çamurunu,

aynı duvar halısına işlensin ceylanlarımız.

Dostum benim, yokuşlu yolum, düzgün ovam,

günün hangi saatte battığını görememiştik seninle,

tepelerin arasındaydık çünkü,

üstümüze keder çiseliyordu çünkü,

saçak altlarına sığınıyordu çocuklar,

her evin eşiğinde sessizlik vardı.

O sessizliğin marşını öğret bana,

gizli bir pınar gibi toprak altında akan

ama bütün kıtaları dolaşan marşı

 

Yakarca-Sivrisinek-Karasinek

DA YA NA MI YO RUM

1 aydır geziniyorum ve yakarca, sivrisinek, karasinek üçlüsü kadar sinirlendiren, canımı sıkan birşey olmadı. Üçünü asab bozuculuk yarışmasına soksam hepsi birinci gelir.

Yakarca görüp görebileceğiniz en küçük sinek o yüzden sevimli gibi görünebilir ama aldanmayın. Sokmuyor ama değdiği yeri öyle bir yakıyor ki.

Diğerlerini anlatmama bile gerek yok kara sineklerin yüzsüzlüğü dillere destan, kapıdan kov bacadan gelir, gözüne kulağına girmeye çalışır. Sivrisineğin sokuntusuna katlanabilirim ama sanki başka konacağı yer yokmuş gibi ille de kulağımın etrafında gezinmesine sabrım yok.

Çocukken yaz akşamlarında ilaç saati olurdu, bir kamyonet arkasından sis çıkartan motorla gezdi mi içeri kaçardık ve camları kapıları kapatırdık çünkü ilaçtan kaçan sinekler ve haşereler evlere girmeye kalkardı, artık şehirde ne kara sinek görüyorum ne de sivri …

Her ne kadar üçünü de bir kaşık suda boğmak istesem de insan doğada olunca sistemin mükemmelliğini ve kutsallığını kabullenmeye ve ona karşı boyun eğmeye yanaşıyor…

durma

durul

ma

yalnız kal

ma vaktidir

yaslıyorum kalbimi
zamanın tılsımına
söz sahibi o’dur
ötesine gayrı
bakmıyorum

 

21:57

Steril ortamlarda kendimize üst düzey korunaklı hapishaneler yaratmışız bütün korkularımızı genlerimizin bir köşesine kilitleyip yola devam etmişiz.

Ben şimdi bir adım yaklaşıyorum kilitli kapıya ve belki de kilidine dokunuyorum yasaklanmış kapının. Bu bile beni korkutmaya yetiyor ancak ardından şu sahte güvenlik duygusu beni rahatlatıyor.

*

Korunaklı bir ortamdayım ona rağmen içim ürperiyor ötemdeki yaban domuzlarını görünce. Ya o bir metrelik bir duvar  aramızda olmasaydı?

Bugüne Dönüş-Doğada Gözlem

 Bodrum-Torba

E&H Sağbili ailesinin yanındayım. Aslen Ankara ve İstanbul’da yaşamış ama uzun yıllardır Bodrum’a yerleşmiş çocuklarını burada büyütüyorlar. Daha 1 ay önce Torba’nın ıssız bir mevkiine taşınarak doğayla olan ilişklerine yeni bir boyut katmışlar.

Ben de bu tazeliğin içinden kendime bir pay buldum işte…

Bugün 7:30’da kalktık sebzeleri suladıkı.Toprak uzun süre susuz kalacağını biliyormuşcasına derinlerine kadar emdi.

Öğlen başlayan tohum arşivi düzenlemesi halâ sürüyor (tabii kara sinekler rahat vermiyor, sivri sineklerin çıkmasına da az kaldı)

Sağbili ailesinin Tohum emanetçiliği işte böyle! Daha yüzlerce tohum beni bekliyor....

Birazdan yaban domuzları ailesi gelecek, bahçe duvarının dibinde akşam yemeklerini yiyip sularını içecekler. Ve belki de bütün gece homurdanıp ısınmış taşların altında keyif yapacaklar. Sağbili ailesi bir aydır onların önünden geçen bu aileyi beslemeye başlamışlar çocuklar da bu işten müthiş keyif alıyor.


*Dün akşamki görüntü, korktuğum için balkondan ayrılamadım ve domuzlara yaklaşamadım…

(Tabii az önce yemlerine dadanan tosbaa olmasaydı)

An an hırsızlığı kareledim, kaplumbağa nefis karpuz kabuklarını domates ve biberleri dakikalarca mideye indirdi...Umarım yolda domuzlarla karşılaşmaz

Çocuklar zaten bu yaşamın ayrılmaz bir parçası olduklarını öyle hissettiriyorlar ki, hayvanlara bitkilere ve yaşamın akışına olan hayranlıkları ve doğayı kabullenişleri bana çok şey anlattı.

Şimdi yanı başımda ot ve bitki çeşitleri kitapları ve elimin altında yol arkadaşımla çalışmaya ve geleneksel tohumlarımızı arşivlemeye devam! Kuralları hatırlayalım “yediğimizi hakedeceğiz!”

Çeşitler

Biber, domates, mısır, kabak…

Rastladığım çeşitlerden sadece bir kaçı…

Tohumlara dokunmak yaşamın varoluş mucizesini bir kez daha farketmek demek

Yüksel Hocam orada olsaydı benim gibi yapmazdı: 6 Yanlış Eşsiz 1 Öğreti

Bozcaada’dan ayrıldım Edretim Körezi’ndeki küçük gezinin ardından daimî ara durağım Havran’a gittim. Niyetim Balıkesir’deki bir iki köyde çalışmak çalışmak ve çalışmak!  Köylülere yardım etmek ve onlardan iş öğrenmek…  Ancak içgüdülerim bu hafta hiç bir işin düşündüğüm gibi gitmeyeceğini ve öylece açıkta kalacağımı söylüyordu.

Öyle de oldu!

Gözüçayır-Küçükyenice-Koruk-İvrindi Merkez

Üç köye de ziyaret yapıldı birine sadece haber salındı ve ben reddedildim.  İnanmadılar bana, inandıramadım.

Nerede hata yaptığımı bulmak için döndüm 2002 yılına, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki 206 no’lu sınıfa. Yüksel Hocam olsaydı bu hataların hiç birini yapmazdı!

Hata 1: Ziyaret ettiğim kişilere kendini doğru biçimde anlatmadım, anlatamadım.

Hata 2: Konuya hızlı giriş yaptım daha yeni tanıştığım birinin evinde (henüz 30 dk. olmuştu) kendimi buyur ettirmeye çalıştım. (Her ne kadar doğal ve sevecen olsam da hatalar arka arkaya yapıldığında şirinlik işe yaramıyor)

Hata 3: Elim boş gittim

Hata 4: Yanlış zamanlama yaptım, tarlada çalışırken gidip işin ucundan tutsaydım kendimi inandırabilirdim.

Hata 5: Aracı kanalları iyi kullanamadım, bana eşlik eden dostlarımın yanı sıra köyün önemli başka aktörlerini de olaya dahil edebilirdim. Muhtar ya da ileri gelen biriyle tanışmaya vakit ayırmayı ihmal ettim.

Hata 6:  Yolun kendi yolculuğunu yaptığını unuttum.

İnat edip ısrarla bir köye yerleşmeye çalıştım oysaki bu inadın sonunda ertesi gün hiç de planlamadığım bir rotada buldum kendimi. “Hiç işim olmaz” dediğim Bodrum’a ikinci yolculuğumu yaptım. Daha önce bahsettiğim sevgili Sağbili ailesinin yanına gidişim işte böyle gerçekleşti.

Bkz: 

http://heryerbenimevimdir.com/2011/07/03/bugune-donus-dogada-gozlem/