Lütfen bana gücenme Filyos ama anlaşamadık seninle…


Nasıl bir renge boyanır, hangi ışık onu aydınlatır, nasıl seslenilir, hangi kelimelerle tanımlanır bulamadım…Halâ bir gizem benim için Filyos.

Gizem kelimesindeki süregelen ve zaman içinde devam eden merâk unsuruna hiç aldanmayalım. Onu gizemli bulmam, zihnimin ve duygu zekâmın sınırlarında orayı bana açıklayacak yeterli veriyi bulamamamdan kaynaklanıyor.

Ne olur darılma bana Filyos, sevgili Mehmet Öğretmen ve satranç oynama sözü verip ama yanına bir türlü gidemediğim küçük Mustafa.



Yolda olanlar bilir bazen beklenmedik bir telefon gelir bir tanıdığınızdan, “haydi buraya gel” der. İlk otobüs biletini alır gidersiniz yanına, çünkü bilirsiniz o kişi değildir o yerdir aslında sizi çağıran.

İşte ben de Ağustos’un 2’sinde böyle yola koyuldum. Beni çağıran Tios arkeoloji kazısına…Bu çocukluğumdan beri içimdeki bir sesti ben de onu dinledim.

Karadeniz beni aniden bastıran yağmuruyla selamladı. Yeşil bir tünelde ilerlerken çıplak ayaklarım üşüdü, içim ürperdi, yağmur kokusu otobüsün egzozunu bastırdı ve ben müthiş bir mutluluk duygusuyla doldum. Ferahlayarak vardım aktarma yapacağım noktaya, ne de güzel bir yerdi burası!

Arabaya atladım, şoför beni arkadaşımın yanına Tios Antik Kenti Kazı Evi’ne götürürken anlatmaya başladı: “Burası terkedilmiş bir yer, emekliler var çoğunlukla, bir ara çok çalışan ateş tuğla fabrikası vardı özelleşti randıman kalmadı, geceleri özellikle hanımlar okey oynarlar.Gençler mi?  Genç pek yoktur, olanlar da ya MADEN’de ya da şu şeyde çalışıyor neydi o şimdi senin gittiğin yer kızım? Heh KAZI’da”.

Ses tonu, ifadesi, anlattıkları beni o mutlu olduğum andan kopardı.

FİLYOS,

masmavi sularını bir anda karartan, dalgalarıyla içinizi ürperten Karadeniz’in kıyısında Zonguldak’ın Çaycuma’sına bağlı bir kasaba.

Evlerinin yüzü denize, denizi de insanlarına küs bir kasaba.

Arada kalmış, sıkışmış, kabuğunu kıramamış, kırmış da filizlenememiş, filizlenmiş ama boy atamamış, boy atmış da kurumuş…

Galiba Filyos bunların hiçbiri ve hepsi.

Burası Karadeniz kıyılarında kalıntılarına ulaşılabilen tek antik şehir konumunda. Denize bakan bir amfi tiyatrosu, sahile uzanan bereketli toprakları, sular altında kalan antik limanı ve limanı izleyen akropolü ile buraya ruh katan tek şey Tios…


Karadeniz’in bendeki imgesinde öyle baskın ve renkli bir kültür vardı ki tüm kıyılar o renkle bezeliydi sanki.  Ama burası yerle bir etti o yargılarımı…

O yüzden yani günümüz yaşantısına dair bir ruh pırıltısı yakalayamadığımdan -örneğin bu  fotoğrafta- neyi boyamalıyım neyi aydınlatmalıyım çok zor karar verdim.

Başı sonu olmayan ve bendeki Filyos’u simgeleştirebilecek iskeleyi mi yoksa  koca kasabanın neredeyse tek balıkçı teknesiymiş gibi duran bu küçük kayığı mı?


İçinden tren geçen bu kasaba aslında öyle romansı ki… Boş sokakları, garip bakışları, arada bir yaşadığına dair verdiği ip uçları, haldır huldur geçen yük trenleri, müthiş gün batımı, upuzun kumsalı ile sırları olan bir yer. Ya da tüm bunlar benim kurmacam…

Ateştuğla fabrikası 1949’da faaliyete geçmiş ve 1996 da özelleşmiş ve bugün tamamen bitmiş. Kimse buradaki güzellikleri görmüyor, kestane ormanları var kestane balı yapabilirler. Çok güzel tahıl yetişiyor, çok iyi kalitede mısır var, çok önemli bir üzüm yetiştiriciliği varmış ve her ne ekersen ek topraklar çok verimli olduğu için kaliteli yetişirmiş ancak kimse bunlarla ilgilenmiyor!



Filyos Çayı, Köroğlu Dağları, Bolu Dağları ve Ilgaz Dağlarından gelen çayların toplanıp, bir araya getirdiği 228 kilometrelik bir çay.  Küresel iklim değişikliği sebebiyle 


Filyos Çayındaki su bolluğu, geçmişteki su bolluğunun üçte birine kadar düşmüştür. Çevre kirliliği ve fabrika atıkları nedeniyle Filyos Çayı, büyük zarar görmektedir. Civar köylerden, şehirlerden gelen siviller ve balıkçılar burada balıkçılık yaparak geçinmektedir. Çayın etrafı tenhadır, ancak Kastamonu’da genellikle tarım alanlarıyla çevrelenmiştir. Bu tarım alanlarında genellikle domates ve ceviz üretilmektedir. (Atlas Dergisi, Aralık 2009, Sayı:201, s.56-74)

Birilerinin birşey yaptığına dair tek kanıt üç beş evin önünde kurumaya bırakılmış mısırlar oldu. Birden ilk okul bilgilerimi hatırladım bağlantıyı kurabildim, Eureka! Burası Karadeniz çünkü mısır yetişiyoo!!!

Tarımsal hiç bir faaliyet yürütülmüyor, gezdiğim sokaklarda iki üç bahçe dışında hobi için bile bahçecilik yapıldığını görmedim. Biraz mısır, bir kaç fasulye, lahana…Zaten gerek yok ki herşey pazardan alınabilir değil mi?

Kendini kendi haline bırakmış, birazdan daha çok fosilleşmiş, keşfedilmeyi istemeyen ve hiçkimseden hiçbirşey beklemeyen bu küçük yerin bugününden değil MÖ 6. yy’daki halinden bahsedelim mi artık? Esas hikâye orada!

“arkası yarın” olsun…