Ada Günlüğü 2

İstanbullu olanlar bilir şöyle bir laf dolaşır aramızda:

“Yıllardır burada yaşıyorum bir kez olsun şu Kız Kulesi’ne gitmedim”

“bir kez olsun Yedikule Zindanları’na gitmedim”

“bir kez olsun Pierre Loti’ye çıkmadım”…

bir kez olsun bir kez olsun bir kez olsun…

İstanbul’un girdabında, dibe gitmemek için çırpınırken bazı şeyler zamana teslim edilir, ertelenir, sonra da onlardan vazgeçilir…

Çanakkale’nin çekim merkezleri İstanbul’unki kadar olmasa da son zamanlarda Bozcaada ilk sıralara taşındı. Hem de elbirliğiyle, ilmek ilmek dokundu bu turizm projesi.

(Bir Pleasantville öyküsü de diyebiliriz…)

Herneyse, İstanbulluların ‘bir kez olsun’ deyişleri Bayramiçliler arasında da var mı diye merak ettim. Doğrusu Bozcaada için “burnumuzun dibinde bir kez olsun gitmedik” diyen çok  diğer yandan “adanın sokaklarını karış karış bilirim” diyen de…

Peki bu Bayramiçliler neden ata topraklarını, yurtlarını bırakıp da adaya yerleştiler?

Yalnızca geçim derdi miydi onları buraya çeken? Böyle olduğunu bile bile olmamasını diliyorum safça. Bayramiç’e gittiğimde o kadar çok kişi  iç çekerek  “çocukluğum o bağlarda geçti” dedi ki! Kiminin gözleri doldu, kimi gülerek anılarını anlattı…Kimi zaten adada yaşamına devam ediyordu…

Uzun yıllardır ticarî düzeyde süren ilişkilerinin altında mutlaka sosyal ve duygusal bir bağ olmalıydı! Buldum ya tabii ki çocukluk anılarıydı onları buraya çeken…Çocukken çalışmaya geldiklerinde denizi, martıları, gemileri, dalgaları ve balıkları görmüş olmalılardı, küçücük elleriyle bağdan kopardıkları bir salkımı kimse görmeden yemiş olmalılardı, yazın ortasında delice burunlarını gıdıklamış olmalıydı kekik,  tamam ya işte bu yüzden adaya yerleşivermiş olmalıydılar…

Tam olarak öyle denemez…



Günlüğe devam:

Ağustos’un 19’u geliyor Ova Mevkii’nde buluyorum kendimi.

Bağ işçilerinin başında durarak onları kontrol eden, sorularını yanıtlayan, işleri koordine eden kahyâ dedikleri Mehmet Efendi gülümsüyor beni görünce, içten içe dalga geçiyor… İlerleyen saatlerde akraba veya komşu olduklarını öğreneceğim genç kızlar ve kadınlar ise biraz bozuluyor ve nereden çıktı bu acemi diye fısıldaşıyorlar.

Çünkü ekibe yeni giren kişi hem kahyayı meşgul edecek hem de üzümlerin kaliteli toplanmasını riske sokacak. Kim bilir içinde çürük bırakacak, makası üzüme batırıp suyunu akıtacak belki…Üstüne bir de para mı alacak?

Azıcık huzursuz oluyorum bu sözlere sonra da şirinliğimı takınıp kadınlara sığınıyor “bana iş öğretin” diyorum, “merak etmeyin sadece bugünlük buradayım”. Rahatlıyorlar…

Sabahın 5’inden beri buradalar ve iş en fazla 13’e kadar sürecek, çünkü üzüm güneşin çok kuvvetli olduğu saatlerde toplanmaz. Sabahın erken saatlerindeki sert rüzgarla kükürt tozunu yutmamak için peçe gibi sarıyorlar yazmalarını yüzlerine kadınlar. Başlarındaki yemeni üzerine bir de kasket takıyorlar yükselen güneşin çarpmasını engellemek için…

İzlemeye başlıyorum, herkes bağlara bellir bir sırayla giriyor, takip ettikleri bir sıra yürüyüş var. Böylece bağlar atlanmadan eksiksiz toplanmış oluyor. Kimi eğilerek, kimi oturarak, kimi çömelerek çalışıyor kadınların. Genç iki çocuk gölgeye istiflenen kasacılara üzüm taşıyorlar, elleri boşalınca kamyondan boş kasaları omuzlarına yüklenip kadınları dolaşıyorlar. Gençlerin cep telefonları acı bir türküyle  dolduruyor Ova Mevkii’ni… Mehmet Efendi kadınların yanından beni alıyor elime tutuşturuyor oradaki en iyi makası (misafirim ya bir de kendimi kötü hissetmemem gerekiyor iyi işleyen makası bulmak için epey zaman harcıyor) sonra da neyi nasıl neden öyle yapacağımı kendisi tek tek gösteriyor.

Çok zor çok zor deyip duruyorum…Makası her batırdığımda kimse gördü mü diye başımı kaldırıp çevreme bakıyorum. Üff… Mehmet Efendi ile beraber aynı sırada yürüyoruz bana en güzel en temiz salkımları eliyle gösterip “Hadi kes bakalım” diyor.

Üzümlerin kasaya yerleştirilmesi de ayrı mesele…

“Salkımın dalla birleştiği gözün tam ortasından keseceksin, işte o daldan tutucan salkımı asla avuçlamayacaksın.  Salkımın içindeki çürük ve ezikleri makasla (kargaburun) diğer tanelere hiç zarar vermeden temizleyeceksin, üzümün zarı yırtılırsa suyu akar ve diğer tüm tanelerin tozunu alır, İstanbul’a gidene kadar da çürütür. ”

“Salkım mükemmel görünmeli, içinden kestiğin bir üzüm tanesi varsa onun çöpünü de keseceksin, kopartıp da yenmiş gibi durmayacak. Almazlar vallahi pazarda…. sonraaa güzelce dizeceksin kasaya, önemli iştir bu dizme işi. Aslında eskiden kadınlar kasacı olurdu, küçük elleriyle parmaklarıyla bastırmadan iş işler gibi güzelce dizerlerdi…”

Ah İstanbullu yediğin üzümler toplanırken nasıl ter dökülüyor bir bilsen,

bir bilsen kimlerin beli tutuluyor, gözleri kamaşıyor gün ışığından,

bil ki sadece senin için ve ah etmeden sevgiyle topluyorlar Tenedos’un nimetlerini.