“Köylüleri niçin öldürmeliyiz?” ve “Kentlileri niçin öldürmeliyiz?”

“Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?”

Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünmezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar

Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
…Haksızlığa ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.

Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır

Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz ?

Enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde

Köylüleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…

Köylüleri,  söyleyin nasıl kurtaralım?

Şükrü Erbaş

*

Yokedişimiz-yokoluşumuz tek taraflı sanmayalım. Geçmişte yaşam kalitelerini yükseltmek için topraklarından ve kültürlerinden ödün verdi köylüler ve bugün onların ardılları olan bizler kentte attığımız küçük adımların aramızda derin uçurumlardan ziyade bir şey yaratmadığını göremiyoruz hala.

Buğdayın ekilmediği bir tarla düşleyin, içinde ateş yanmayan köy evler, tanrı misafiri kabul etmeyen bir köylü düşleyin, ekmeğini pişirmeyen bir kadın, öğretmeni olmayan bir köy düşleyin her imdadına imamı koşan. Gençleri kayıp ve türkü çağırması bile ayıp bir köyün sonu ne olacaktır?

*

*

Mutlu kadınları mutlu adamları var köylerin, aza tamah eden çalışkan insanları ve tembelleri var. Görgülü ve görgüsüzleri var, kadersiz olanları ve şansını kendisi yaratmış olanları var. İçsel bir dürtüyle dünyaya gözünü açmış olanları ile kendini bir makine sananları var.


Ben işte bu evrenin, bu dünyanın, bu toprak parçasının ortasındayım

O öyle büyük ve ben öyle küçüğüm

Baksanıza bana küçük bir odada küçük bir yatakta

boyumun ancak yettiği bir örtü parçasının altındayım

Koskoca evrende kapladığım yer ancak bu bedenim kadar işte

Hepsi hepsi, bu muyum?

Denizdeki su, saksıdaki toprak, ağaçta yaprak kadarım

Çünkü uyandı zihnim, kalktı yataktan, çıktı sıcak yuvasından ve bu şehirden. Şimdi geziyor karış karış bu cevher dolu toprakları ve biliyor ki ait olduğu, sorum(n)lu –olduğu bir dünya var yetebileceği.

Onlar belki de hiç düşünmedi ve bundan sonra da hiç düşünmeyecekler dünya üzerinde ne kadar yer kapladıklarını…

Ama olsun varsın böyle olsunlar, köylüler olmasa kentliler olmaz ve her ikise de ölmeselerdi doğamazdı yeni köylüler.