Kaçacak yerimiz yok! Kulak verelim Slavoj Žižek’e…

Kentten köye yolculuğun kentteki kısmı biraz uzun sürüyor, İstanbul daha önce bana hiç sarılmadığı kadar sarılıyor, sıkı sıkı  bırakmıyor. Ben bu durumu pek  cazibeli bulmasam da şu anda yapacak fazla birşey yok…Bekliyoruz!

Geçtiğimiz ay bir köy yolculuğu yapıp çamursu halinden kurtulmaya başlayan toprağa dokundum. Havalar ısınmaya yüz tutmuş, koyunlar iyiden iyiye süt vermeye başlamış, kuyular dolmuş, tavukların yumurtaları artmış, yazlık dikim ve ekim işlemleri hız kazanmış…Altın madencileri ile köylünün birebir mücadelesi devam ediyor  ancak madenciler bir yandan yörede başka bir çok yeni sondaj sahası da yaratıyorlar kendilerine. Bu böyle sürüp gidecek gibi görünüyor. Okuduklarımdan sonra yeniden tartışmam gerekiyor kendi içimde tüm bu olan biteni…

İçimden yazmak geliyordu ne zamandır ama herhangi bir anıyı ya da yolculuk macerasını değil de şu ekolojik felaketler karşısındaki tutumlarımız,  “yeşil” fikirler etrafında gelişen yeni toplumsal olaylar ve piyasalar hakkında…

Bir metin buldum (kitaplaştırılmış bir metin) şimdi ondan söz etmek istiyorum.

Geçtiğimiz ay Kadıköy’deki ADA’da ‘kitap gezerken’ elim bu kitapçığa takılmıştı. Son dönemlerin en çok takip edilen ve görüşleri tartışılan düşünürlerinden Zizek bana bakıyordu. Aldım tabii…

Başucumda bekleşip durdu kitapçık bir süre (önce sakin sakin durdu sonra huysuzlandı ve artık dün bütün enerjisini toplayıp bir şekilde kendini kucaklarıma atıverince anladım ki daha fazla erteleyemeyeceğim)okumaya başladım: Slavoj Zizek’in Türkiye’de 2011′de basılan Ahir Zamanlar’da Yaşarken başlıklı kitabının dördüncü bölümünün farklı bir versiyonu olan “Antroposon’e Hoşgeldiniz” den bahsediyorum.

Antroposen: Bazı bilim insanları tarafından, insanoğlunun, Dünya’daki jeolojik etmenlerden biri  haline geldiği kabul edilmektedir. Bu görüş antroposeni (yani insan evresini), 1750’deki endüstri devrimiyle insanın  önce “kendinde”, küresel ısınmayla da “kendisi için” başlayan yeni bir jeolojik bölüm olarak tanımlamaktadır.  Çünkü artık biz sadece doğanın içinde ve onun parametreleriyle yaşamıyor onu derinden etkileyebiliyoruz da.

Peki bu kitapçıktaki metin ne hakkında, Zizek neleri tartışıyor? Metin genel olarak hepimizin öyle ya da böyle farkında olduğu küresel felaket (ekolojik/toplumsal yıkım) karşısındaki tutumumuz hakkında. Sade bir vatandaştan, medya kurumlarına, şirketlerden, politikacılara kadar herkesin ölümüne korktuğu ama bir o kadar umursamadığı şu eşikte duran kıyamet gününe karşı aldığımız tavrı sorguluyor: bunu da psikanaliz dahil bir çok yaklaşımın zemininde sürdürüyor diyebiliriz –kabaca-.

İnsanlığın şu yaşadığımız son birkaç yılda yüzleşmek durumunda kaldığı felaketler karşısındaki duruşundan somut örnekler vermesinin yanı sıra Zizek sadece şirketleri, politikacıları ve kapitalist sistemi değil felaket tellallığından başka da pek bir şey yapmayan kimi kıyametçi çevrecileri de eleştiriyor.

***

Bugün hepimizin halâ yaklaşmakta diye nitelediğimiz küresel felakete nasıl baktığımızı oldukça iyi açıklayan bir girişi var kitapçığın sizinle paylaşmak istiyorum.

1.Dünya Savaşı’nın ortalarında Alman ve Avusturya ordu karargâhları arasında geçen (ki yazar bu anekdotun bir kurmaca olduğu hakkında şüphe duymuyor) bir diyalogda Almanlar “Bizim cephede durum ciddi ancak feci değil” diyor. Avusturyalılar da “Bizim cephedeyse durum feci ama ciddi değil” şeklinde yanıtlıyor.

Bu durumun psikanalizdeki karşılığı fetişist yarılmaymış: ancak ‘şeyler’ bir sıfır noktasına yaklaştığında ortaya çıkan bir durummuş. (Bunu etraflıca araştırıp yazmak icap ederdi ama şimdi değil ne yazık ki…) Daha anlaşılır bir ifadeyle: İnsanlığın, gerçekliği tartışılamaz delillerine rağmen olan biteni bu şekilde örtbas etmeye meyletmesi.

Böyle yapıyoruz çünkü kendimizi tehdit altında hissettiğimizde krize odaklanmak yerine kandırma mekanizmalarını seferber ediyoruz. Yani tıpkı Avusturyalıların savaşın ortasında cephedeki durum hakkında “feci ama ciddi değil” demeleri gibi…

Zizek bu durumu imkânsızın normalizasyonu üzerinden açıklıyor. Bir dönem Grönland’da hızla eriyen buzullardan söz ederken tüylerimizin diken diken olduğunu ama artık medyanın üst düzey çabasıyla bu konuya daha sıcak bir bakış açısını benimsediğimizi ve Grönland’daki yeşil alanların güzelliğini, orada can bulacak bitki ve hayvanları düşünmeye başladığımızı hatırlatıyor  bize.

Hali hazırda yaşadığımız ve yaşayacağımız felaketlerin normalizasyonunun şirketlere ve devletlere yeni iktidar alanları yaratacağını Naomi Klein’dan alıntılayarak müjdeliyor(!): “Kim bilir, belki de eli kulağındaki felaketler, kapitalizmin kuyusunu kazmak şöyle dursun, ona ivmelerin en büyüğünü kazandıracak”.

Bu durumu yani felaketleri normalleştirmemizin altında yatanın ise bilgi ve inanç arasındaki açıklık olduğunu ileri sürüyor Zizek: “Ekolojik felaketin mümkün ve hatta muhtemel olduğunu biliyoruz; ancak gerçekten vuku bulacağına inanmıyoruz.” İşte bu inançsızlık yüzünden hayat tarzımızda hiçbir şeyi değiştirmiyoruz zaten, buna çaba sarf etmeye değeceğini düşünmüyoruz zaten düşünülmez bu hissedilir ve inanılır. Öyle değil mi?

Zizek, ekolojik tehditlerin (ki insanlığın varlığının ta kendisine yönelik hazırladığı bu tehdit insanlığın tamamını kapsayan yepyeni bir “biz” hissi yaratıyor ) gerçekten de ne kadar baş edilebilir olduğunu sorguluyor yazısında ve soruyor: (1)Çevre felaketleri (insanın doğa üzerinde yarattığı tahribat) bilim ve teknoloji yoluyla çözülebilir mi? Ki aslında bu soru ekolojiyi ideolojik olmaktan çıkarmak isteyenler için uygun bir argümana da hazırlık niteliğinde…. (2)Çevre felaketleri tinselleştirilmiş salt ideolojik bir ekolojik bakışla çözülebilir mi?

Sorunlara ne tamamen teknolojinin ve “yeni enerji biçimlerinin çözebileceği türden bir sorunmuş” gibi yaklaşmalıyız ne de “modern öncesi organik bir topluma ve onun bütüncül bilgeliğine dönmeyi” talep etmeliyiz. Bir dönem 21.yy’ın komünizmi olarak tanımlanan çevre hareketinin –- cici bir barış ve aşk lobisi değil devrimci politikadan ibaret olduğunu unutmamalıyız…

Özetle;

Ekolojik felaketlerin sorumluluğunu paylaşalım. Suçu ne tamamen –inandığımız her neyse ya da kimse- Tanrı’ya, ne siyasîlere, ne de tamamen şirketlere atalım… Azıcık dönüp kendimize ve nasıl yaşamayı seçtiğimize bir bakalım. Üstüne üstlük suçlamayı yaptıktan sonra bir köşeye rahatça kurulup bekleme hatasını da yapmayalım çünkü hiç kimse sizin için dünyayı filan kurtarmayacak, zaten kurtaramaz da ancak hiç düşünmeden dünyaya getirdiğimiz nesillere bir de yaşam alanı bırakmak zorunda olduğumuzun az da olsa farkındaysak çaba göstermek için önümüzde hiçbir engel yok demektir.

Bu çabaların fayda getirmeyeceğini düşünmeye de gerek yok çünkü içinde bulunduğumuz çağda değişimi bireylerin eylemleri başlatıyor. Buna hepimiz sosyal medya aracılığıyla her gün şahitlik etmiyor muyuz?

Son olarak yine kendisinden aktarıyorum:

“Bugün doğal felaket tehdidiyle ilgili şu ikilemi yaşıyoruz: Ya tehdidi ciddiye alacağız ve eğer felaket vuku bulmazsa, bize gülünç gözükecek adımları atacağız ya da hiçbir şey yapmayacağız ve eğer felaket vuku bulursa her şeyimizi yitireceğiz. En kötü alternatif, bu ikisinin arasında durmayı seçmek, yani sınırlı tedbirler almaktır- bu durumda ne yapsak kaybetmiş olacağız. Söz konusu olan bir ekolojik felaketse, ikisinin arası diye bir şey olamaz!”

Bana kalsa kitapta altını çizdiğim, yanına notlar düştüğüm tüm satırları buraya aktaracağım. Ama bana kalmasın, yoksa bitmeyecek bu yazı…

 

Reklamlar