Yepyeni bir gün adı bulmalı 7 gün de ona eş olmalı

 

 

Geçen sene kentten köye yolculuğumdaki ilk durağımda da yazmıştım, ‘yediğin yemeği hakketmelisin’. Doğaya şükrederken bulmuştum kendimi orakla buğday biçer ve öğle sıcağında burçak yolarken. Attığım ter toprağa karıştıktan sonra ancak yediğim ekmeğin lezzetini alabilmiştim. Hem de ne lezzetti!

Burada da aynı şey geçerli, böylesi güzel sofralar güzel lokmalar her zaman olmuyor. Bereketi paylaştığın insan sayısı arttıkça o sofra için hevesleniyor daha çok neşeleniyorum. İnsan kendi kendine kaldığında bu kadar işe kalkışmıyor zaten – özür dilerim- ben kendi kendime kaldığımda böyle zahmetli yemek işlerine girişmiyorum. O an kolayda ne varsa onu atıştırıyorum. Çünkü çarşı, pazar, market bunlar en az 10 km uzakta hatta köy bile 2km mesafede. Yine de yüksek enerjiye ihtiyacım olduğu için ne yiyorsam doyuncaya kadar…Zaten kuru ekmek, peynir, zeytin yağ bile olsa tadına doyamıyorum.

İnanır mısınız tıpkı yediklerimde olduğu gibi temel ihtiyaçlarla ilgili her şeyin anlamı değişiyor, dönüşüyor. Öyle büyülü ki buranın havası! 

Olan biten en küçük şeyin bile bir manası oluyor bir kere. En önemsiz gibi görünen deneyimlerim derinleşiyor, boyut kazanıyor. Örneğin şu karasineklerle olan ilişkim -diğer canlılarla şiddetsiz iletişim kurmak istediğimi onlar sayesinde farkettim-. Çok canımı sıkıyorlar oturduğum yerde işimi yapamıyorum, ne yemek pişirebiliyorum ne temizlik. Kendilerini çevremden uzaklaştırmak için önce arkadaşımın önerisiyle kahve yaktım sonra lavanta yaktım hiçbiri işe yaramadı sanırım mutfak bu tür işler için fazla geniş. Etraf duman altı olmasına rağmen sinekler etkilenmiyor. Herneyse bugün kaldığım odaya kaçarak bir iki saat sakin zaman geçirdim. Bu sayede kahvenin yandığına geriye berbat lavantanın ise harika bir koku bıraktığını öğrenmiş oldum. Tütsüden daha başarılıymış lavanta -doğal olduğunu yazmama gerek var mı :)

Sonra tavuklar, kazlar, ördekler, keçiler hatta Badi, Zorro ve Duman ile olan münasebetimi farkettim: sürekli bir kışkışkışt, şşşt çekil oradan, oraya girme, buraya gel, kalk, otur, ye, yapma, canım, cicim, miyav OFFF…

İnsanın diğer canlılarla kurduğu ilişkinin ne kadar kendine itaat özelinde olduğunu birebir yaşayınca daha iyi anladım. Yani ne bileyim işte şimdiye kadar öğrendiğimi, kavradığımı sandığım şeyleri pratikte deneyimlemek başka oluyormuş. Çok canım sıkılıyor bakmayın bu canlılarla bu kadar çıkar ilişkisi içinde olmak hoşuma gitmedi. Duman, Badi ve Zorro’nun varlığı çok ama çok önemli beni güvende hissettiriyorlar. -Yine araya gireceğim tabii bu duyguya ne kadar ihtiyacım var o da tartışılır-

Elbette ki bu anlamlandırmaların bendeki yansımaları çok keyifli. Şanslı biri olduğumu bilirdim ama bu kadarını hak edecek ne yaptım acaba?

Şu an inanılmaz tatlı bir yağmur yağıyor. Şıp şıp şıp, tıpır tıpır tıpır…Ördekler sonunda sakinleşti bir kenara çekildiler. Tavuklar da tünedi….Bir sinekler kıpır kıpır, üf!!

Neyse,
kentten ayrılmadan önce en çok istediğim bir rutinimin olmasıydı. Kökleneceğim kendimi bağlı hissedeceğim bir düzen/düzensizlik. Bir türlü beceremedim o işi yani dişlerimi fırçalamak bile bazen zul geliyordu sırf rutin diye yapıyordum. Burada öyle değil işte !

Gong çalıyor, gün başlıyor ve hergün bir öncekinin aynı işlerle dolu olmakla birlikte yine de sürprizlerle dolu. En azından yeni yetme köylü Burcu için öyle.

İnsan kendini ne kadar da güvende hissediyor rutine bağlıyken. Benim için çok ama çok yeni bir durum. Önceki rutinlerimi yitiriyorum -öz bakım ikinci plana düşüyor geçen yazımda da belirtmiştim- bunu da isteyerek yapmıyorum tamamen buranın ihtiyaçlarına ve ‘akışına’ göre oluveriyor. Biraz kontrolsüzlük var tabii. Yani itiraf edeyim şu an koyvermiş durumdayım. Ama her akşam eşyalarımı topluyorum odayı dağınık bırakmıyorum üzerimdekilerle yatmamak için kendimi zorluyorum. Bu da birşeydir :)

Yeniköy’e gelmeden önce bir de Ahmetçeli maceram var ki çok güzeldi bir ara onu da fotoğraflarıyla yazılarıyla eklemeli.

 

Reklamlar

nasıl

 

Koyu

ve

kaçınılmaz

 

İçeride ve dışarıda yalnızlık…

 

Sürekli bir dikkat halindeyken hepsi daha belirgin duyguların 

 

Bu türlü yalnızlığa keşke telefonsuzluğu, internetsiziği de ekleyebilsem. Nasıl vazgeçeceğim alışkanlıklarımdan hım?

Fikri olan?

 

 

Devam

Dün sabah 7’de kalktım. Köydeki misafirlerle tanıştım: Joelle ve Beran. Dendi ki işten güçten önce bir ölçek yoga alınsın. Artık anladım ki etrafımda yoga ile ilgilenmeyen kimse kalmadı. Su içmek gibi bir şey olmuş yoga, e güzel.  Az bir yürüyüşle aşağıdaki çeşmenin oraya gidildi, tertibat kuruldu seans başladı. E fena mı oldu? Hayır :)

Şimdi algılarım çok açık yakında alışacağım ve gördüklerimi unutmaya hatta gördüğümü bir yerlere otomatik olarak kaydetmeye ama yüzeyde farkına varmamaya başlayacağım. O kadar çok fiziksel ve duygusal detay oluyor ki kaçırmaktan korktuğum.

Köydeki diğer canlı dostların beslenmesine yardım ettikten, kendimize bir ölçek yoga verdikten ve karnımızı doyurduktan sonra yerleşmeye koyuldum. Odayı tamamen boşalttım önce kıl süpürge sonra çalı süpürgeyle güzel bir süpürdümİçimden bu odanın kirece ihtiyacı var düşüncesi geçti, duvarların yaz sonrası bakıma ihtiyacı var gibi duruyor. Bunu öğrenmek istiyorum aslında hava değişimiyle ilgili olduğunu sanıyorum ama bilemiyorum. Süpürme işi bitince, cevizlerin serili olduğu salondan bir halı kaçırdım. Tavukların merdivenine halıyı serdim ve başladım dövmeye. 15-20 dk kadar uğraştım ters, yüz bir daha ters yüz döv döv döv….Kaş göz toz içinde kaldı ama olsundu.

Halıyı seriverdim, oda şenlendi bile! Cıvıldadı adeta… Bir de elektrikli süpürge ile geçersem tamamdır bu iş! Sıra geldi yatağa…Mevcut ısıdan nasıl daha çok faydalanırım diye düşünüp duruyorum. Yatağı banyonun duvarına paralel gelecek şekilde yerleştirdim -tabii önce onları da biraz çırptım- etrafında sedirlerin arkasında duran kalın yastıklardan dizdim -yalıtım niyetine :) –

Ara not: dün gece mutfaktayken donuyordum sonra yatağa gittim önce uyku tulumumun içine girdim sonra yorganı aldım üstüme e bir de battaniye!-Ayağımda çorap ve tozluklar üstümde de balıkçı bluz var!- Sabaha karşı terlemiş olduğumu farkettim, azcık attım üstümdekileri yarım saat daha uyudum ve yine soğuk bir odaya uyandım. Galiba sobaları kuracağız!!!!

Sıra geldi tuvalet banyo toparlmaya ancak su sıkıntısı olduğu için erteledim ki bugün hala su sıkıntısı var temizlik yapılamadı. Koşullara  hemen ayak uydurabildiğimi hissediyorum ama bu beni düşündürüyor. Biraz mahremiyete(!) girelim mi: İlk geldiğim gece kıyafetimle yattım, sabah uyandım ve üstümü değiştirmek aklıma bile gelmedi aynen güne devam! O şekilde temizlik yapıldı, salça yapıldı, yemek filan yendi…Gece dedim ki kendime “üstümü başımı çamaşırlarımı değiştirip temiz temiz öyle yatacağım!”. Neredeyse unutup yatıyordum uff, çünkü çok soğuk ve insan yorgun olduğunda hiçbir şeyin önemi kalmıyor. Bu arada işlere bakıcam etrafla ilgileneceğim derken dişlerimi fırçalamayı da unuttuğumu söylesem (mi)? Aslında koşturduğum için değil yani oradan oraya iş peşinde filan koşmuyorum gayet sakinim huzurluyum herşey kendiliğinden oluyor. Biraz kontrol gerekebilir şu ‘öz bakım’ konusunda :))

Odanın derlenmesi düzene girmesinin ardından kendimden memnun bir şekilde diğerlerine karıştım. Joelle’in asya usulü pişirdiği börülce mis gibi kokutmuştu mutfağı. Geçenlerde köyde bulgur kaynatıldığını duymuştum bakındım durdum heryeri aradım ama gördüklerim bulgur değildi kaynatılmış buğdaydı. Eh ne yapalım ‘döğmelerden’ bir pilav pişirdim.

Sanırım bir buçuk saat kadar ateş üstünde debelendiler. Harcadığım gaza mı üzüleyim neye üzüleyim? Neticede oldukça lezzetli ancak “Al dente” kıvamında yendiler. …Akşamki sefamız ise ‘kırmızı’ eşliğinde  taze domates salçası ile zeytinyağında sotelenen taze fesleğenli sarımsak soslu makarnamız oldu.

Yemek sonrası ben yine doğru odaya ! Bir yılı aşkındır buralara gelip gittiğim için günlük hayatta ne daha kullanışlı olur neye ihtiyacım var kestirebiliyordum ona göre hazırlıklı gelmiştim. Dün gece anladım ki taşıdığım onca eşya için sıkılmama gerek yokmuş. Buranın kendi döngüsü içinde dağılmak, dağıtmak, kirli yaşamak çok kolay. Ben de o yüzden eşyalarımı bavuldan kullanmak istemedim. Kolay kurulabilen, taşınabilen bir kumaş dolap aldım IKEA’dan.Tek başıma kuramam sanıyordum ama öyle olmadı yemek sonrası enerjiyle yarım saatte o iş de bitti :) Bugün de bir kaç çekiç-çivi işi var odada halletmem gereken. Bir de şu benim döğmeleri ‘taşlarından’ ayıklayacağız zira önümüzdeki hafta değirmene girecek ve bulgura dönüşecekler.

Haydi şimdilik bu kadar olsun. azcık vakitte bu kadar oldu şimdi kahvaltı hazırlamam lazım.

Selam herkese!

Ee şey, gittim ben !

Gıdıklanmayla, hafızamdan silinmek üzere olan antik sinüzit ağrılarım arası bir acı göz pınarlarıma doğru yükselirken şiddetli bir sızı biçiminde saplanıyor.  “Özleyeceğim be” duygusu bu. Deriiin bir nefes Burcu! Unutmaktan, unutulmaktan özlemekten ve özlenmemekten nasıl da korkuyorum yahu. 

zihin seni

hain!

İşte son zamanlarda böyle oyununa geldim sevgili küçük zihnim ile koca yüreğimin. Sonra “hadi be” dedim kendi kendime, “gidiyorsun sen bu gitmeler başka gitmelerde son bulacak. Her vardığın yer yeni bir ayrılma noktası olacak ve kendini böyle böyle avutacaksın bilmiyorum muyum sanki ben?!”. Neyse, bugün köyde yediğim acı biberlerin verdiği mmmh o müthiş haz gibi bu sızı da kalbime haz veriyordu. Şimdi ne mi oldu? Gizlendi.

Dün yani 10 Ekim 2012 14:00 da ablamın eşliğinde -kafamızda otobüs bütün bu eşyaları kabul edecek mi sorusuyla- 8 parça eşyam ile Esenler otogarına gittim. Otobüsümün muavini bana hiçbir zorluk çıkartmadan o eşyaları bir bir özenle bagaja yerleştirdi kendisi şimdiye kadar karşılaştığım en sevecen  tonton muavin amca olabilir. Her molada bana bir çay ısmarladı yol boyunca güler yüzünü eksik etmedi. Şöyle bir bakayım içime dedim ne hissediyorum? Her zamanki gibi Bayramiç’e gidiyordum işte.  Değişik birşey yok.  Yolculuk biraz uyku biraz okumayla geçti, otobüs neredeyse bomboştu. Önceki italyan ailesi soframızdan kalan – ki detaylarını burada versem mi vermesem mi diye düşünüyorum düşünürken bile tok karnıma rağmen ağzım sulanıyor- patlıcanlı börekleri ve meyveleri bir bir yiyorum. Eceabata saat 19:30’da varıyoruz ve 1 saat bir sonraki vapuru bekliyoruz.  Ben yine biraz sıkılıyorum çünkü bir an önce köye varasım var.

-bu arada önemli bir detayı vermeliyim şu an bu yazıyı yazarken do nu yo rum!, mutfaktayım sırtımdan soğuk soğuk esiyor dayanamıyorum ama dayanacağım çünkü odamdan internet çekmiyor ve bu gece bu yazı ya yım la na cak!-

Taa saat 22:00’da otogara geliyorum 45 dk. kadar Volkan’ı bekliyorum. Bir kamyonetle gelip beni alıyor, eşyalarıma bakıp benimle alay etmesin diye içimden ‘lütfen yapma lütfen beni yargılama!’ diye geçiriyorum. Beni sakinleştiriyor ve güzel bir sohbet eşliğinde köye varıyoruz. Eşyaları bir kenara yığıp üstüm başımla yorganın altına giriyorum…Acaip uzaylılarla dolu bir gece geçirdikten sonra 07:00’de köydeki uzun hayatımın ilk sabahına uyanıyoruuummm.

Bu yazıyı normalde burada bitirmemem gerek…şimdiden anlatacak çok şey var! Ancak çok üşüyorum sanki kış geldi birden.

İyi geceler, arkası yarın!