Gerçek yolculuk geri dönüştür

“…Verilen bir söz, seçilen bir yöndü, kendi kendine seçenekleri kısıtlama anlamına geliyordu… eğer hiçbir yön seçilmezse, eğer insan hiçbir yere gitmezse, hiçbir değişme olmaz. İnsanın seçme ve değişme özgürlüğü kullanılmamış olur, tıpkı insan kendi yaptığı bir hapishanede, içinde hiçbir yolun diğerinden daha iyi olmadığı bir labirentteymiş gibi. Bu yüzden Odo söz vermeyi, yemin etmeyi, sadakat fikrini, özgürlüğün karmaşıklığı için temel olarak görmeye başlamıştı.

Artık köyde nasıl hissettiğimi çok iyi biliyor(sunuz)um da peki köyden çıkınca…? Köyden uzaklaşmak -da- heyecan verici olmaya başladı.

Köyden (yeniköy) ayrılmak da özel bir motivasyon bir çaba gerektiriyor. Yani illa ki önemli bir sebebin olacak ki ayrılacaksın oradan.Kısa süreli -belki en fazla bir günlük– Çanakkale ziyaretleri, çarşambaları Bayramiç pazarına gitmeler keyif verici birer ‘sosyal faaliyet’ oluyor… Bazen de çok ama çook sıkılıyor hemen köye dönmek istiyorum.

Mesela Çanakkale’ye giderken yakın bir yere gittiğimi bunun küçük bir kaçamak olduğunu, orada dostlarımı göreceğimi bilmek müthiş rahatlatıyor. Bazen yolda uyukluyorum, ilginç rüyalar görüyorum bazen kitap okuyorum. Yolları ezberlemediğim -hiç de niyetim yok- için hem gidişte hem dönüşte etkileneceğim bir şeyler buluyorum. Doğanın güzelliğine, rüzgârın estiği yöne, yola eşlik eden kuşlara filan filan. Şehirde bir sürü ama bir sürü insanla tanışıyorum onlara “İstanbul’dan geldim bir köye yerleştim artık böyle bir hayatım olsun istiyorum” demek hala güzel -havalı- geliyor ama geçsin hepsi normalleşsin, sıradanlaşsın da istiyorum sanki…Eh bu da zamana devredeceğim bir konu.

Peki, İstanbul mevzu bahis olduğunda ne hissediyorum acaba?

Şu an bu yazıyı İstanbul’daki evimizden yazıyorum örneğin ve iyiyim… Ölmedim hayattayım :)

Geldiğim gün deniz otobüsünden şehri görür görmez gülümsediğimi farkettim… Bu durum hoşuma gitti çünkü kendimi hiçbir duyguya şartlamamıştım. Şehir bana güldü ben de ona! Kalabalığın içinde süzüldüm, trafiğe bakmadım, gürültüye aldırmadım buradaki bütünün bıraktığım gibi kaldığını, tutarlı bir yapı olduğunu bu yüzden de güvenilir ve kucaklayıcı olduğunu biliyorum. Eve giderken sanki bir tünelin içindeydim hedefim belliydi ve etrafta yapay aydınlatmalı kalın gri duvarlar dışında bir şey yoktu görecek. Ne bileyim bundan önceki gitme ve dönme deneyimlerimden çok daha farklıydı bu seferki. Şehre nefret duymadan ondan kaçmadan…

Bir tek bu sabah bir alışveriş merkezi deneyimim oldu -ne yazık ki-. En son ne zaman böyle kötü hissettiğimi inanın hatırlamıyorum.

Çok kötüydü; başım döndü, midem bulandı, enerjim resmen hortumlandı.

Peki neden şehirdeyim?

Ailemi görmek istedim.

Köyde yaptığım ekmekleri burada da tutturabilecek miyim diye merak içindeydim :)

Dostlarımın gül cemallerini görmek istedim.

Oradaki rutinin dışında neler vardı hatırlamak istedim.

Şehrin etkinliklerine dalmak istedim ki gelişimi bu haftaya denk getirmemin bir sebebi de sürdürülebilir yaşam film festivali ydi. Biliyorum ki seçtiğim etkinlikte de hem filmleri izleyeceğim hem de bir çok insanla görüşeceğim yenileriyle tanışacağım… He bu arada bu yıl festivalde belgeseller, kısa filmler, konuşmaların dışında müzik performansları da varmış. Tüm gösterim ve etkinlikler ücretsiz! Bilmeyenlere henüz festivale hiç katılmamış olanlara da duyurulur!

Bakıyorum işte böyle kendime. Bakarken de öyle büyük değişiklikler yaşayacağımdan, derin farkındalıklar filan kazanacağımdan değil.

Kesinlikle bir beklentiyle değil

sadece bakıyorum.

Yoga asanalarında bedenle çalışır gibi, izliyorum.

Uzun vadede bu izlemeler devam edecek. Şu an yaptığım egzersizler hoşuma gidiyor. Sürekli şehirde olduğum zamanlarda kendimi zihnime bırakmamak için elimden geleni yapıp müthiş bir direnç gösteriyordum -kitaptan okuduklarımı uygulamaya çalışıyordum çaresice-. Şimdiyse bundan vazgeçtim. Kendimi zihnime bıraktım…Haydi hayırlısı!

“Acıdan kaçarsanız coşku şansını da yitirirsiniz.” ….Doyum, zamanın bir işlevidir. Zevk arayışı döngüseldir, yinelenir, zaman dışıdır….Bir yolculuk ve dönüş değildir, kapalı bir çevirimdir  kilitli bir odadır, bir hapishanedir.”…”Zevk alabilirsiniz, hatta zevkin türlü çeşidini alabilirsiniz ama doyamazsınız. Eve dönmenin ne olduğunu bilemezsiniz.”
“Bütün olmak parça olmaktır; gerçek yolculuk geri dönüştür.”
alıntılar: Ursula K. Le Guin, Mülksüzler kitabından 
 
Reklamlar

yazı yerine geçmez ama…

 

ekim yapılıyor ama bu sefer elle değil ne yazık ki

 

yazacaktım hem de Anka Kuşu ile ilgili birşeyler sonra bu akşam çok yorgun olduğumu farkettim ve fotoğraf koyayım dedim. Ama daha da çok yoruldum. Fotoğraf altı yazıları yok çünkü gözlerim kapanıyor. Zaten belli kendini anlatıyor işte :)

İyi geceler

Papalagi’nin hiç zamanı yok!

“Papalagi denince beyazlar  ya da yabancılar anlaşılır.

Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse ‘göğü delen’anlamına gelir:

Samoa’ya ilk misyoner bir yelkeniyle gelmişti.

Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler.

Beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik!

O, göğü delip geçmişti.”

Size olur mu bilmem ama ben İstanbul’daki odamdaki kitaplığa durup durup bakarken bazı kitaplar hep ama hep bana göz kırparlardı. Orada olmaları bana göz kırpmaları beni güvende hissettirirdi (ya da herşeyin hala kontrolüm altında olduğunu …) onların yeri değişmez her zaman orada dururlardı. İşte o kitaplardan biri de ‘Göğü Delen Adam’dır.

Samoa takım adalarından Upolu adasında Tiavea köyünün şefi olan Tuiavii’nin ‘beyazlar’la ilgili olan gözlemlerini, notlarını kitaplaştıran Erich Sheurmann herşeyi ama herşeyi kontrolümüz altında tutmaya çalıştığımız, bizi bize yabancılaştırdığımız küçük, (bence) zavallı olan dünyamıza yeni bir bakış açısı sunuyor kitapta. Hem okuması çok ama çok keyifli, merak uyandırıcı…

bende ne kaldı geriye kitaptan:

Hayat yolculuğun süresince hem içeriden hem dışarıdan baktığın pencerelerinin olduğunu, dürüstlüğün, hoyratlığın, yabaniliğin doğal güzelliğini hatırla. Önce kendine karşı dürüst ol ve farket! Ne yapıyorsun, onu niye yapıyorsun, peki nasıl yapıyorsun? Ne hissediyor, ne düşünüyorsun? Nasıl giyiniyor, ne yiyorsun?  Nerede yatıyor ve yaşıyorsun? Gerçekten kimsin sen?

1977 yılında İsviçre’deki basımından Türkçe’ye çevirilen kitabın 2003 baskısından bir bölümün bir kısmını parça parça da olsa aktarmak istiyorum:

“Papalagi, yuvarlak metali ve ağır kağıdı sever. Katledilmiş meyvelerin suyunu, domuz, sığır gibi korkunç hayvanların etini midesine indirmeyi sever. Ama hepsinden çok sevdiği bir şey vardır ki bunu elle tutmak mümkün değil: Zaman! …Güneşin doğuşuyla batışı arasında kullanmadığı hiçbir zaman kalmasa yine de yetmez Papalagi’ye. …Çalı bıçağıyla yumuşak bir hindistancevizini boydan boya keser gibi böler günü. Her bir bölümün ayrı adı vardır: saniye, dakika, saat. …Bir saate varmak için altmış tane dakika, bir sürü de saniye gerekir. Bu, benim içinden çıkamadığım karışık bir mesele. …Bir hastalık olduğunu düşünmeme rağmen yine de bir türlü kavrayamadım bu işi. “Zaman hiç yetmiyor!” ..”biraz daha zamanım olsa” böyle sızlanır durur beyaz adam. …Papalagiler birbirine ha bire zaman ayırırlar, hemen hiçbir şey bunu yapmak kadar yüceltilemez yine de sevinç duymaz. Çalışmaktan yorgun düşmüştür ve her seferinde bugünün işini yarına bırakır.

Hiç zamanı olmadığını iddia eden papalagiler vardır. Zamanlarını yitirdikleri için nereye gitseler peşlerinden bela ve korku getirirler.  İnsanın ruhuna böyle bir şeytanın girmesi çok kötüdür. İnsandan insana bulaşan, felakete sürükleyen ve hiçbir hekimin iyileştiremeyeceği bir hastalıktır!”

….YAZMAYA DOYAMIYORUM KENDİMİ BIRAKSAM BÜTÜN BÖLÜMÜ OLDUĞU GİBİ AKTARACAĞIM…BİRAZ DAHA YAZAYIM SONRA KENDİMİ ANLATAYIM

“Papalagi’nin içi zaman korkusuyla dolu olduğu için, hepsi yalnız erkekler değil kadınlar ve çocuklar da büyük ışığı kendi gözleriyle ilk kez gördüklerinden beri ayın kaç kere yükseldiğini, güneşin kaç kez battığını kesin olarak bilirler. Bu o kadar önemlidir ki belirli aralıklarla çiçekler ve şölenlerle kutlanır. Bana “kaç yaşındasın” diye sorduklarında benim gülüp de bunun önemi olmadığını söylemem üstüne utanmam gerektiğini düşünüyorlardı. …Ben ise “bilmemek daha iyi” diye düşünüyordum.

…”Sanıyorum ki çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan yılan gibi akıp gidiyor ellerinden. Zmanın kendisine gelmesini beklemez. Kollarını açıp, yakalamak için peşinden koşar. Zamanın huzur içinde güneşin altına serilmesini kıskanır, ister ki hep yakınında olsun, şarkı söylesin iki laf etsin. Oysa zaman sessiz ve uysaldır, huzur ister güneşin altında döşeğine uzanıp yatmak ister.

Papalagi zamanı tanıyamadı, anlayamadı. Bu yüzden onu hor kullanıyor.

…Zavallı şaşkın Papalagi’yi bu çılgınlıktan kurtarmalıyız. Zamanını geri vermeliyiz. O küçük yuvarlak zaman makinelerini parçalayıp ona güneşin doğuşundan batışına kadar bir insanın kullanabileceğinden çok daha fazla zaman olduğunu anlatmalıyız.”

Belki yazdım daha önce bilemiyorum ancak zorlanıyorum beyaz insan olmayı bırakmakta. Daha doğrusu aslında bunun için özel bir çaba sarfetmiyorum da göğü delen adam gibi olduğumu farketmek onun davranışlarını sergilediğimi ve bunun buradaki insanlar tarafından gülünç olduğunu kabullenmek zor gelebiliyor.

Bir de tabii Tuivaai’nin değerlendirmelerini, gözlemlerini hatta daha fazlasını kendimde buluyor olmam buradaki yolculuğumu derinliği olan bir serüvene dönüştürüyor. Sanıyorum sizler de buna benzer bir takım serüvenler peşindesiniz ya da çoktan eskittiniz bu yolların taşlarını başka alemlerdesiniz…:)  Ben bu serüvenden çok keyif alıyorum. Ancak bir süre önce şu yukarıda yazdıklarımı kimseyle paylaşamazdım çünkü kendimle ilgili yaptığım bu yolculuk için çok geç kaldığımı düşünür, ayıplardım. Malum ben bir papalagiyim; zaman bana hiç yetmez. Bu dünya üzerinde gördüğüm dolunay sayısı önemlidir ve her fırsatta boşa harcadığım hindistancevizi dilimleri için kendimi cezalandırırım.

Bunu yapmaya da devam ediyorum henüz. Ne zaman güneşin doğuşuna ve batışına bırakacağım kendimi ne zaman teslim olacağım ayın döngüsüne kim bilir?

 Bugün 1 ayı aşkın bir zamandan sonra ilk kez  köye inecek ve insanlarla sohbet edecek enerjiyi kendimde buldum. Sırtıma çantamı aldım, ayağıa çizmelerimi geçirdim, kat kat polar ve boğazımda ‘eski zaman çemberi’ yola koyuldum.

Harika bir kış güneşi ve ısrımayan bir poyraz vardı. Tarlalar sürülüyor artık. Yağışlar çok yoğun olduğu için ekim süresi biraz gecikti ama çok değil…Aralık ayına kadar bu işler böyle olurmuş. Yürüdüğüm yol boyunca traktör sesleri bana eşlik etti. Yeşiller, sarılar kahverengiye dönüyor anlayacağınız! Ben de yarın öbür gün ikinci kez buğday ekiminde bulunacağım. Yine kurda kuşa aşa diyerek bereket duğası eşliğinde tohum saçacağız toprakanaya!

Normal bir yürüme hızıyla sallanmadan tam 30 dk sürüyor buradan köye gitmek. Çok seviyorum bu ara yolu yürümeyi. Başka ne anlatayım ki! Benim galiba yine klasik günce yazma rutinine dönmem gerekiyor. Sabah 06.30 da kalkıp akşam 22:00 civarlarında yatan birinin kırkbin tane anlatacak konusu olmalı ama ben onları “yaşama” derdinden aklımda tutamıyorum, yazmayı da unutuyorum işte…Tembelim galiba.

Yok yok tembellikten de değil benim hiç zamanım yok ondan!

:)

 

Doğaya da bak Burcu, doğadaki kendine de!

Bazen yazı yayımlarken ‘bunları ailem de okuyor acaba ne hissedecekler’ diye düşünmüyor değilim…Sanırım bu sebeple de kendimi bazı konuları buraya aktarmakta kısıtlamıyor değilim. Özellikle bugün içimden çok kasvetli bir yazı yazmak geliyordu, böyle karanlık, puslu, soğuk filan. Bu blog da bir nevi günlük işte -kendi defterime aldığım notlar kadar olmasa da- içinde bütün duygulardan biraz olması en doğalı aslında. Neyse öyle kasvetli ve can sıkıcı bir konu değil başka bir şey yazacağım. Zaten kasvet de dolunaydanmış geçti gitti.

-Sabah 07:00’de dolunay-

Ablamla konuştum bugün, bir iki gündür başucumda gezinen fareyi anlattım ona. Esasen fareyi değil de fare ile aramdaki fareciğin haberi bile olmayan ilişkimizi… Üç gün önce sabahın köründe aniden uyandım, baş ucumdaki komodin yerine kullandığım üst üste koyduğum iki kolinin üzerindeki camlı eşyalardan bir şıngırtı geldi. Sonra şıngırtıyı yastığımın arkasındaki minderdeki fıtırtılar izledi. Ben -tahmin edeceğiniz üzere- ise nefesimi tuttum bekliyorum. Aslında o sırada farenin ne yapacağıyla değil kendimle ilgiliyim. Ne zaman yataktan fırlayacağım acaba diye kendimi izliyorum. Sanırım farenin fıtırtı sesi kıtırtıya geçene kadar durdum. Kıtırtılar kuvvetlenince yorganı bir hışım üzerimden atıp yataktan fırladım. Büyük ihtimalle bağırmışımdır da hatırlamıyorum doğrusu. Kıtırtılar devam etti ve anladım ki evli evine köylü köyüne…(Kıtırtı fareciğin duvarın içindeki yuvasına girme sesi) Kalktıktan sonra aklıma ilk gelen “şimdi ben bu yatakta nasıl yatacağım?” sorusu oldu. Soruyu cevap izledi: Kaçış yok…Onlar her yerde ve biz birlikte yaşıyoruz. Nereye gitsen orada olacaklar zaten eee o zaman? Sonra da hemen bir şükrettim. Çünkü bir şehir çocuğunun daha önce üzerine düşünmeye fırsat bulamadığı/ koşulların düşünmesi için elverişli olmadığı bu tür durumlarla ne kadar çabuk ve ne kadar ‘yalnızken’ karşılaşırsa o kadar iyi. Değil mi ki?

Yataktan fırlamamın ardından etrafı topladım ve başucumdan nelerin aşırıldığını anladım: Pişmemiş hamurdan yapılan bir süs vardı onun bir -iki parçası yoktu. Eh fare haklı o kadar cazip bir teklifi kim reddeder? Mutfağa gittiğimde beni kedi karşıladı, bir güzel gerindi beni görünce. İnsan işte hemen kendimi rahatlattım: Artık Zoro benimle uyuyacaktı.

Sonraki iki gece kedi ile birlikteydik ikisinde de yanımdaki güçlü koruyucum sayesinde huzurla uyudum. Ve fakat yine de sordum kendime insan bu kadar bencil ve kibirli olmak zorunda mı? Bu kadar aciz, güçsüz, korkak? Peki ben böyle olmak zorunda mıyım?

[ Zoro dün mutfakta yakaladığı arkadaşıyla bahçede oyun oynarken…Burada çok büyük görünüyor da değildi aslında:) ]

Ablama anlattım bunları, önce bana ‘saçmalama, böyle düşünme’ dedi. Sonra da her zaman olduğu gibi durumu bir güzel analiz edip açıkladı, beni içimdeki farkedişlerimden-uyanışlarımdan kopartmadı ama yine de -fareye karşı- belki saçma denebilecek bir suçluluk hissetmemi de engelledi.

Aslında sadece fare değil mesele tavuklar, keçiler, kazlar, ördekler bazen insanlar… Hepsine içinde şiddet denebilecek köşeli, sert yaklaşımlarım var. Belki de insanın içindeki doğal olan şiddet duygusudur ama bana halâ doğadaki hakimiyet ve üstünlükle dolu kibirle karışık bir şiddet arzusu gibi geliyor bu ve rahatsız oluyorum.

Kendimi izliyorum şu sıralar ne yaptığımı, ne söylediğimi, ne hissettiğimi birer birer izliyorum.