Papalagi’nin hiç zamanı yok!

“Papalagi denince beyazlar  ya da yabancılar anlaşılır.

Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse ‘göğü delen’anlamına gelir:

Samoa’ya ilk misyoner bir yelkeniyle gelmişti.

Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler.

Beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik!

O, göğü delip geçmişti.”

Size olur mu bilmem ama ben İstanbul’daki odamdaki kitaplığa durup durup bakarken bazı kitaplar hep ama hep bana göz kırparlardı. Orada olmaları bana göz kırpmaları beni güvende hissettirirdi (ya da herşeyin hala kontrolüm altında olduğunu …) onların yeri değişmez her zaman orada dururlardı. İşte o kitaplardan biri de ‘Göğü Delen Adam’dır.

Samoa takım adalarından Upolu adasında Tiavea köyünün şefi olan Tuiavii’nin ‘beyazlar’la ilgili olan gözlemlerini, notlarını kitaplaştıran Erich Sheurmann herşeyi ama herşeyi kontrolümüz altında tutmaya çalıştığımız, bizi bize yabancılaştırdığımız küçük, (bence) zavallı olan dünyamıza yeni bir bakış açısı sunuyor kitapta. Hem okuması çok ama çok keyifli, merak uyandırıcı…

bende ne kaldı geriye kitaptan:

Hayat yolculuğun süresince hem içeriden hem dışarıdan baktığın pencerelerinin olduğunu, dürüstlüğün, hoyratlığın, yabaniliğin doğal güzelliğini hatırla. Önce kendine karşı dürüst ol ve farket! Ne yapıyorsun, onu niye yapıyorsun, peki nasıl yapıyorsun? Ne hissediyor, ne düşünüyorsun? Nasıl giyiniyor, ne yiyorsun?  Nerede yatıyor ve yaşıyorsun? Gerçekten kimsin sen?

1977 yılında İsviçre’deki basımından Türkçe’ye çevirilen kitabın 2003 baskısından bir bölümün bir kısmını parça parça da olsa aktarmak istiyorum:

“Papalagi, yuvarlak metali ve ağır kağıdı sever. Katledilmiş meyvelerin suyunu, domuz, sığır gibi korkunç hayvanların etini midesine indirmeyi sever. Ama hepsinden çok sevdiği bir şey vardır ki bunu elle tutmak mümkün değil: Zaman! …Güneşin doğuşuyla batışı arasında kullanmadığı hiçbir zaman kalmasa yine de yetmez Papalagi’ye. …Çalı bıçağıyla yumuşak bir hindistancevizini boydan boya keser gibi böler günü. Her bir bölümün ayrı adı vardır: saniye, dakika, saat. …Bir saate varmak için altmış tane dakika, bir sürü de saniye gerekir. Bu, benim içinden çıkamadığım karışık bir mesele. …Bir hastalık olduğunu düşünmeme rağmen yine de bir türlü kavrayamadım bu işi. “Zaman hiç yetmiyor!” ..”biraz daha zamanım olsa” böyle sızlanır durur beyaz adam. …Papalagiler birbirine ha bire zaman ayırırlar, hemen hiçbir şey bunu yapmak kadar yüceltilemez yine de sevinç duymaz. Çalışmaktan yorgun düşmüştür ve her seferinde bugünün işini yarına bırakır.

Hiç zamanı olmadığını iddia eden papalagiler vardır. Zamanlarını yitirdikleri için nereye gitseler peşlerinden bela ve korku getirirler.  İnsanın ruhuna böyle bir şeytanın girmesi çok kötüdür. İnsandan insana bulaşan, felakete sürükleyen ve hiçbir hekimin iyileştiremeyeceği bir hastalıktır!”

….YAZMAYA DOYAMIYORUM KENDİMİ BIRAKSAM BÜTÜN BÖLÜMÜ OLDUĞU GİBİ AKTARACAĞIM…BİRAZ DAHA YAZAYIM SONRA KENDİMİ ANLATAYIM

“Papalagi’nin içi zaman korkusuyla dolu olduğu için, hepsi yalnız erkekler değil kadınlar ve çocuklar da büyük ışığı kendi gözleriyle ilk kez gördüklerinden beri ayın kaç kere yükseldiğini, güneşin kaç kez battığını kesin olarak bilirler. Bu o kadar önemlidir ki belirli aralıklarla çiçekler ve şölenlerle kutlanır. Bana “kaç yaşındasın” diye sorduklarında benim gülüp de bunun önemi olmadığını söylemem üstüne utanmam gerektiğini düşünüyorlardı. …Ben ise “bilmemek daha iyi” diye düşünüyordum.

…”Sanıyorum ki çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan yılan gibi akıp gidiyor ellerinden. Zmanın kendisine gelmesini beklemez. Kollarını açıp, yakalamak için peşinden koşar. Zamanın huzur içinde güneşin altına serilmesini kıskanır, ister ki hep yakınında olsun, şarkı söylesin iki laf etsin. Oysa zaman sessiz ve uysaldır, huzur ister güneşin altında döşeğine uzanıp yatmak ister.

Papalagi zamanı tanıyamadı, anlayamadı. Bu yüzden onu hor kullanıyor.

…Zavallı şaşkın Papalagi’yi bu çılgınlıktan kurtarmalıyız. Zamanını geri vermeliyiz. O küçük yuvarlak zaman makinelerini parçalayıp ona güneşin doğuşundan batışına kadar bir insanın kullanabileceğinden çok daha fazla zaman olduğunu anlatmalıyız.”

Belki yazdım daha önce bilemiyorum ancak zorlanıyorum beyaz insan olmayı bırakmakta. Daha doğrusu aslında bunun için özel bir çaba sarfetmiyorum da göğü delen adam gibi olduğumu farketmek onun davranışlarını sergilediğimi ve bunun buradaki insanlar tarafından gülünç olduğunu kabullenmek zor gelebiliyor.

Bir de tabii Tuivaai’nin değerlendirmelerini, gözlemlerini hatta daha fazlasını kendimde buluyor olmam buradaki yolculuğumu derinliği olan bir serüvene dönüştürüyor. Sanıyorum sizler de buna benzer bir takım serüvenler peşindesiniz ya da çoktan eskittiniz bu yolların taşlarını başka alemlerdesiniz…:)  Ben bu serüvenden çok keyif alıyorum. Ancak bir süre önce şu yukarıda yazdıklarımı kimseyle paylaşamazdım çünkü kendimle ilgili yaptığım bu yolculuk için çok geç kaldığımı düşünür, ayıplardım. Malum ben bir papalagiyim; zaman bana hiç yetmez. Bu dünya üzerinde gördüğüm dolunay sayısı önemlidir ve her fırsatta boşa harcadığım hindistancevizi dilimleri için kendimi cezalandırırım.

Bunu yapmaya da devam ediyorum henüz. Ne zaman güneşin doğuşuna ve batışına bırakacağım kendimi ne zaman teslim olacağım ayın döngüsüne kim bilir?

 Bugün 1 ayı aşkın bir zamandan sonra ilk kez  köye inecek ve insanlarla sohbet edecek enerjiyi kendimde buldum. Sırtıma çantamı aldım, ayağıa çizmelerimi geçirdim, kat kat polar ve boğazımda ‘eski zaman çemberi’ yola koyuldum.

Harika bir kış güneşi ve ısrımayan bir poyraz vardı. Tarlalar sürülüyor artık. Yağışlar çok yoğun olduğu için ekim süresi biraz gecikti ama çok değil…Aralık ayına kadar bu işler böyle olurmuş. Yürüdüğüm yol boyunca traktör sesleri bana eşlik etti. Yeşiller, sarılar kahverengiye dönüyor anlayacağınız! Ben de yarın öbür gün ikinci kez buğday ekiminde bulunacağım. Yine kurda kuşa aşa diyerek bereket duğası eşliğinde tohum saçacağız toprakanaya!

Normal bir yürüme hızıyla sallanmadan tam 30 dk sürüyor buradan köye gitmek. Çok seviyorum bu ara yolu yürümeyi. Başka ne anlatayım ki! Benim galiba yine klasik günce yazma rutinine dönmem gerekiyor. Sabah 06.30 da kalkıp akşam 22:00 civarlarında yatan birinin kırkbin tane anlatacak konusu olmalı ama ben onları “yaşama” derdinden aklımda tutamıyorum, yazmayı da unutuyorum işte…Tembelim galiba.

Yok yok tembellikten de değil benim hiç zamanım yok ondan!

:)

 

Papalagi’nin hiç zamanı yok!” için 4 yorum

  1. aahhh o hem derdimiz hem derdimizin dermanı zaman….bizi çekip çeviren savurtup durultan öğüten tüketen üreten ama dur durak bilmeyen, nefes almadan koşaduran; bizi de beraberinde koşturan zaman….
    ne güzel ifade etmişsin yazında burcucuğum…güzel aklına fikrine sağlık…ironik ve sarkastik yazını keyifle okudum….
    ayrıca güzel zamanlar diliyorum sana….

  2. Güzel kızım, duygularını ve içinde bulunduğun durumu anlatabilmenin en güzel yolunu yazarak bulduğunu bir kez daha gördüm ve çok mutlu oldum. Yolun her zaman açık olsun canım.:))

  3. Merhabalar,
    Çok alakasız olacak belki ama o çiçek çok güzel. Rica etsem adının ne olduğunu yazar mısınız?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s