Başlıksız

Hiç yazmadım.

Çünkü istemedim

Hiç yazmadım.

Çünkü ihtiyaç duymadım.

Bugün bir şey oldu ki  aylar sonra heryerbenimevimdir aklıma düştü. Varlığını unutmak üzere olduğum bir blogum vardı yahu.

Bugün -aslında ilk kez karşılaştığım bir durum değildi- Bayramiç’in Yerel Tohum Takas Şenliği’nde uzun süre onu uzaktan izlediğim, ne heybetli, ne ilginç biri dediğim bir kadın yanaştı yanıma. Naz tanıştırdı beni onunla.

‘Demek Burcu sensin’ dedi. Sonra blogumu okuduğunu, annemin yazılarını da okuduğunu, beni ne kadar takdir ettiğini, aileme de beni destekledikleri için ne kadar saygı duyduğunu söyledi. Gözleri doldu benimle konuşurken, gözlerim doldu onunla konuşurken. Çok içtendi Aşçı Fok. Anladım onu. Tam olarak neyi anladım bilemiyorum. Dedim ya daha önce de insanlar gelmişti yanıma ve blogumu okuduklarını söylemişlerdi.Annemin yazılarını takip ettiklerini benim yolculuğumdan haberdar olduklarını beni ne kadar takdir ettiklerini. Hoş şeyler bunlar. Hem de ne hoş ama bu sefer bilemiyorum ne olduysa artık Aşçı Fok neredeyse ağlatıyordu beni. Sonra bana dedi ki ‘Madem her yer senin evin o zaman bil ki artık bir evin ve bir evin var’  ve ekledi ‘Yazmalısın, mutlaka!’

Ve işte buradayım. Pek düşünmeden yazıyorum.

Aylar oldu Filiz Telek diye bir arkadaş geldi köye ve sanırım ilk kez ona dert yandım bu yazamamalarımla ilgili. İnsanlardan, toplumdan, medyadan uzaklaşmamın derinleştiği bir dönemdi ve tüm bu kayıt altına alma işlerini anlamsız buluyordum. Bu durum büyük ölçüde aynen devam ediyor. İnsanın eylemlerini saçma buluyorum bu kadar basit. Önce reddetmem, yıkmam ve sonra yeniden keşfetmem icab ediyor anlaşılan. Çünkü bu saçma bulmalarımı da çok derinlerde bir yerde saçma buluyorum :)

Hayır neden paylaşayım ki günlük hayatımı yani? Üstelik benim deneyimim benim deneyimimdir, bana özeldir. Bir başkasını ne ilgilendirir ve ona ne hissettirebilir ki? Dahası bunu paylaşmam bana ne katabilir ne hissettirebilir ki? İstediğim, zevk aldığım tek şey köydeki o kendine has günlük sarmalın içinde yitmek…

Büyük ölçüde aynı hissetmekle birlikte aylardır interneti sadece ve sadece e-posta kontrolünde kullandığımı farkettim. Nadiren TDK’nın sitesine, nadiren Açık Radyo, nadiren BİANET, arada bir sevdiğim bir iki blog, sık sık fizy/youtube. Budur yani benim internet ve sosyal medyayla ilişkim. Eh biraz garip değil mi? Facebook’un hayatımdan çıkmış olması müthiş bence. Hiç ama hiç ihtiyaç duymadım, facebook nöbetleri geçirmedim :) Ancak geçtiğimiz hafta uzun süre sonra köyden çıkıp hiç tanımadığım bir insan topluluğuna karıştığımda müthiş yabani hissettim kendimi (ki bu yabanıllığımı da seviyorum). Vay be  dedim yani bu kadar büyük bir hadiseymiş demek facebook. Onsuz neredeyse hiçbir şeyden haberimiz olmuyormuş bizim. Neyse yani demem o ki internetten, gazeteden, televizyondan koptuğum noktada sadece yakın çevrem, kitaplar ve cep telefonumla yaşadığım noktada ben ciddi bir seçim yapmış oluyorum. Sanki ben kendimi donduruyorum, zaman akmıyor sonra birden çözülüveriyorum ve dünya bıraktığım yerde değil. Her şey yabancı.

Anlatabiliyor muyum ki kendimi?

İşte Filiz’e dert yanmış ve bunları bir video kaydına almıştık. Bana demişti ki madem yazmıyor/yazamıyorsun bir videoblog yap. Kendi kendine video çek ve içini dök rahatla, canın istediğinde de yaz. Bendeniz onu da yapmadım, aslında iyi fikirdi. Şimdi geriye dönük üzülüyor muyum? Hayır. Bundan sonra düzenli olacak en azından sadece kendim için günlük tutacak mıyım? Bilmem… Yazsam ne iyi olur aslında. Galiba tembelim ben evet sorun bu olmalı.

Köy deneyimimi biraz daha derinlemesine anlatmaya başlamak istiyorum aslında; soğukla nasıl başa çıktığımızı, mutfak deneyimlerimi, canlılarla olan ilişkimin değişen boyutlarını, her gün öğrendiğim otları, tohumları, ağaçları, tomurcukları, çiçekleri, kuş seslerini, toprağı, gübreyi, cemrelerden sonra doğanın değişim işaretlerini, insanlarla yaşadıklarımı olan biten biriktirdiğim her şeyi anlatasım geliyor da yazasım mı gelmiyor ne? Off…

Şuradan başlayayım.

Kentten köye yolculuk tamamlandı. Kentten köye direk bir geçişi değil de bir kentten başka bir kente ve oradan da yavaş ve ’emin’ adımlarla bir köye geçeceğimi düşünmüştüm. Bu düşüncede bile bir şehirli zihniyet hakimdi: YAVAŞLAMALIYIM! Dolayısıyla adımlarım da yavaş olmalı yani kademeli olmalı. Şimdi ben şehir bir kenara kasabada bile bir gün geçirmeye dayanamıyorum ne kademeli geçişi?! Çok derin bir nefes almam, bedenen ve zihnen şehre gideceğime kendimi alıştırmam gerekiyor ki gittiğim yerden zehirlenmek yerine beslenebileyim.  Anlayacağınız bu iş tamam benim kentsel bir yapıya dönüşüm pek mümkün değil. Ne nasıl olacak filan şu anda bilemiyorum ama tek bildiğim elimin toprakta olmasını istediğim.

Önümüzdeki günlerde uzun mu uzun bir yolculuk beni bekliyor yine. Tam da ‘benim de köklerim olabilir, hem de galiba varlar ve saçaklanıyorlar’ dediğim sırada epeydir hayalini kurduğum bir seyahat gerçekleşiyor. Ve Burcu ve Hülya ezber bozmaya gidiyorlar. Mersin, Antakya, Siirt, Diyarbakır, Tunceli,Rize, Artvin, Kars onları bekliyor. Bu yolculuk Burcu’nun kafasındaki imgeleri alt üst etme yolculuğu, bilinç altına kazınmış tüm resimleri ve sözcükleri kendi seçtikleriyle değiştirme yolculuğu, Burcu’nun on yıl önce gittiği ilk doğu şehrinde karşılaştığı ışığı yeniden aradığı bir yolculuk. İyi olacak bence. İnsanın hayalini gerçekleştirmesi ne büyük şans ne büyük bir değer.Şükran borçluyum hayata ve sizlere.

Beni destekleyen canımdan öte aileme, canımdan öte dostlarıma, arkadaşlarıma, yolumdan haberdar olan, bana gülümseyen yardım elini uzatan herkese çok ama çok teşekkürler.  Çok umutluyum hayata dair. Çok da mutlu ve memnunum. Bu halimi sizlere de aktarabiliyor olsam keşke.

Mutluluk ya da memnuniyet bölündükçe çoğalabilen şeylerse,bu halimi nasıl sizlerle paylaşabilirim acaba?

Belki de yazarak hım? :)))

Reklamlar