Nedir bu gelen barış, neye benzer?

Yolda seyreden ‘ben’e neler oluyor?
Samimiyetle bakıyorum kendime. Neler oluyor yoldayken bana?
Hani kimliklerimi, maskelerimi, bırakıp çıktım ya yola…
Gerçekten bırakabilmiş miyim yoksa arada bir giyinip çıkartıyor muyum? Elbette ki öyle oluyor.
İşte ben de bunu gözlüyorum; yani bugüne kadar ezberlemiş olduğum davranışlarımı şimdi dikkatle inceliyor, beni ben olmaktan çıkartan ya da ben olmaya yaklaştıran koşulları yol halindeyken seyrediyorum.
Çok zor bir durum tam da statüye ihtiyaç duymazken karşılaştığım kişilerden birinin bana bir takım sıfatlar bahşetmesi, beni yer yüzünden kopartıp gök yüzüne yerleştirmesi. Çok zor bir durum; ‘ben bir hiçim,   üzerinde kumaş parçaları olan sade bir insanım’ der iken “Evet, sen gerçekten bir ‘hiç’sin, toz zerresi kadar değerin yok” deniyor olması.
Bunların hepsi farklı yönlerden egoyu besliyor işte.
Ve ben farkediyor ve ben bekliyorum.
Bu yolculuğun kıymetleri saymakla bitmez. Bir tanesi var ki hepimizi çok ilgilendiriyor bence; yirmi yıldır karantinaya alınmış Güney Doğu ve Doğu Anadolu’yu ziyaret ediyor olmak.  Uzun zamandır, sevilmeyen, istenmeyen, eğri gözle bakılan, garipsenen, uzaklaştırılan hatta ve hatta görmezden gelinen bu insanlar bizim ziyaretimizle öyle mutlu oluyorlar ki!
Mesele  ‘doğadaki çeşitliliği red’den kaynaklanıyor. Baskın olanı yaratmak ve geri kalan herşeyi ona benzetme çabasından.
Doğada tekdüzelik olamayacağı gibi insan ırkında ve onun yarattığı kültürde de aynılık aramak saçma. Bir  armut ağacının, buğdayın, kiraz ve papatyanın onlarca çeşidi var.  Yani papatya sadece o ezberlediğimiz papatya değil ki! Erik bildiğimiz erikten ibaret değil. Sarışın, esmer ve kumraldan ibaret değil insanlar…
Kür(T)ürK meselesine buraya geldiğimden beri daha net bakabiliyorum sanki. İstanbul’da Kürt(!) arkadaşlar edinmek, onlarla sosyalleşmek, dertleşmek onları anlamaya yetmiyormuş meğerse. Burada, onları yaşadıkları yerde dilleri ve kültürleriyle gördüğümde Trk’lerin ne yaptığını kavrayışım derinleşti.
Ne güzel bir dildir Kürtçe. ‘Ez Kurmanci nızanim’ ama olsun. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp…
Okulda ders notlarında okutmuşlar mıydı bize Türkiye’nin farklı bölgelerindeki bu yaşam biçimlerini? Bahsi geçmiş miydi sahi Kürtçe’nin? Savaştan bile söz edilmesi yasaktı, korkuluyordu. Nasıl konuşulsundu çeşitlilikten, farklılıklarımızın zenginliğinden… Sadece ‘kurtarılması gereken’ çocuklardan, çocuk gelinlerden şundan bundan mı konuşuluyordu. Hem ne kadar da ‘geri’ kalmıştı Doğu Anadolu…Neydi o düğün adetleri öyle? Gelinlik bile giydirmiyorlardı….17 yaşında evlendiriveriyorlardı kızları…. Tçık tçık tçık…Bu mudur? Bundan ibaret midir yani?
Kimileri gidip kendi eliyle kimileri de entelektüel sohbetlerde kurtarıyordu Türkiye’nin doğusunu ve güneydoğusunu. Bence esas şimdi, bugünden sonra kurtarılmaya değil KORUNMAYA  ihtiyacı olacak bu güzelim yerin bu güzelim insanların.
Kurtarılması gereken esas bölge ise orada  BAT’da!
İÇ ANADOLU! AKDENİZ! EGE! KARADENİZ’de…
İşgal altında olan yerler oralar. Memleketini terk edip gitmiş satmış savmış olan Batı… Şirketlerin zulmünden kurtarılması gereken, orada BATI’da!
Şimdi doğuda “savaş” bitiyor. Birilerinin eliyle “barış” geliyor.
Nedir barış biri bana anlatsın hemen?!
Barış’ın sözlükteki anlamı ise yetmeeez. Bir demokrasi klasiğidir barış. Ağızda sakız edilmiştir yazık.
O yüzden bilmek isterim barış getirenlerin barışını, barış diye ağlayanların barışını.
Şimdi kim düşünecek bugüne kadar ıssız kalmış dağları, tertemiz akan suları, terket(tir)dilmiş ovaları, bağları, kesilmiş, yakılmış o ağaçların boz kalmış yerlerini, yıkılmış evleri, okul ve hastaneleri, çevresini tanıyamadan büyümüş çocukları gençleri kim düşünecek. Memleketinden, dilinden, geleneklerinden soğutulmuş, yabancılaştırılmış çocukları, gençleri, yaşlıları kim düşünecek?
Barış demek geriye dönük iki tarafın da özür dilemesi, işlenen tüm suçlar için af dileyip hesap vermesi ve tazmin etmesi demek değil midir? Bizleri nasıl bir geleceğin beklediği, bu süreçte kimin ne rol oynayacağının konuşulması demek değil mi? Öyle ya da ‘bakir’ kalan bu bölgenin nasıl talan edilmeden ‘yaşama açılacağının’ düşünülüp tartışılması ve esas inisiyatifi bölge halkına bırakmak demek değil midir?
Ne bileyim ben öyle düşünüyorum. Ve çok korkuyorum.
Burada Siirt’te 30 yaşında dünyayı yürüyerek geçmeyi hayal eden bir genç… Kendi memleketi dışındaki bütün bölgelerde tırmanışlar, yürüyüşler, kamplar yapmış. Ne var ki bir ay öncesine kadar ne serbestçe yürüyebiliyor ne bisiklete binebiliyor ne de tırmanabiliyordu. Şimdi durmuyor, köyünü, dağlarını, ovalarını tanımak, onun nefesini teneffüs etmek için yürüyor….Yürütüyor. Güzelliklerini gördükçe hayran oluyor.
Peki ya baraj gelirse, ya HES, termik, taş ocakları ve altın madeni gelirse?

Kimmiş ki acaba terörist?

Reklamlar

kutlama

Bugün bu papalaginin, görüp de dokunabildiğimiz dünya üzerindeki 10950’nci günü.

Yaş günüme pek de kıymet vermiyor idim şimdiye kadar. Değişiyor bu yaklaşımım galiba. Okumaya devam et “kutlama”