“Dün, Bugün, Yarın” – Bölüm 2: BUGÜN

BUGÜN diye belirttiğim zaman dilimi aslında köyden ayrıldığım andan şu anda bulunduğum İstanbul’a geliş anına kadarki süreç. Şimdi bunu yazmayı deneyeceğim. Bakalım neler çıkacak…

Geçtiğimiz kış okuyabildiğim kitaplardan biri Siyah Koku‘ydu. Sürekli akademik okuma yapmanın verdiği bir takım alışkanlıklar yüzünden roman okumayı da unutmuşum. Üstelik algım hep bilgi kaynaklarını arama bulma ve öğrenmeye yönelik çalışıyor. Zihnimin ve ruhumun ihtiyacı olan ise biraz yavaşlamak, günlük yaşamın öğreticiliğine teslim olmak ve doğadaki bilgiyi keşfetmek… Roman okumak iyi gelmişti aslında ama başkalarına da pek zaman olmadı… Neyse efenim. Siyah Koku –arkadaşım Emre’nin şiddetli tavsiyesiyle- Türkiye için hazırlanmış öyle güzel(!) bir kara ütopya örneği ki!

Kitaba dair ayrıca yazasım var ve fakat şimdilik bunu bir süre ertelemenin verdiği keyifli-huzursuzluğu bozmak istemiyorum ve BUGÜN’e odaklanıyorum. Odaklanmasına odaklanıyorum da Siyah Koku gelip yine yazımın başına yerleşiyor işte. Neden mi? Çünkü romanın ana kahramanlardan birinin, bir diğerine sıklıkla hatırlattığı önemli hususlardan bir tanesi şu:

‘Nefes aldığın anı hisset, ne oluyor. Buldun mu? Heh, tamam. Şimdi, burada kal!’

Böyle bir diyalog net olarak geçmiyor da benim aldığım mesaj o. Kitaptaki bu mesaj genel olarak yazmamı kolaylaştıran bir yöntem geliştirmemi sağladı; her ne yazıyorsam, önce tam o anda, o mekânda, bende ve çevremde neler olduğunu anlatıyorum. Sonra da akışa bırakıyorum. Yazma kısmı dışında çok da yabancısı olduğum bir pratik değil bu aslında. Nefesi izlemek, acıda ve sevinçte yahut ta hiçlikte ne olup bittiğine bir bakmak filan… Sonra, dost meclisindeki sohbetlerimizde, durup içimizi, kalbimizi dinlemek…

Tam şimdi ve burada neler oluyor Burcu?

İstanbul’dayım. Doğup büyüdüğüm evde, ailemin evinde, ilk evimde! Duvarlarında bebeklik seslerimin kayıtlı olduğu odadayım. Tepemde eskiden lamba olan yerde şimdi fırvınfırvınfırvın diye dönen bir vantilatör var. Sağ kulağımda,- eskiden olsa gece vakti tek bir arabanın bile sesini duymanın mümkün olmadığı sokakta- hız limitini aştığından emin olduğum bir motosikletli ile bir arabanın yarışı ve daha niceleri… Sol kulağımda annem ile babamın uyku sesleri… Ben, tıkıdıdatıkı klavyeyi dövüyorum ve kendimi çok iyi hissediyorum. Hiç koku yok adeta. Pimapenli evlerde olan o havasızlık hali bizim evde pek olmuyor, üstelik cam da verev açık. Şaşırtıcı biçimde sivrisinek yok.

Memnunum…

‘DÜN’ başlıklı yazımda demiştim ya, Mayıs ayında köyden ayrıldım ve başka diyarlara gittim diye… Geçtiğimiz yıl yine Yeniköy’de gerçekleşen Anadolu Jam etkinliğinde tanıştığım arkadaşlarımla, hepimizin ayrı ayrı düşleyip birlikte projelendirdiği bir yolculuğa çıkmak üzere köyden ayrılmıştım. Bu hayal, on yıl kadar önce üniversite tercih listesinin başına Antropoloji yazmama sebep olan hayaldir: Anadolu’yu karış karış dolaşma hayali…

Anadolu Jam’den esinlenip adına ‘GeziJam’ deyip durduğumuz bu yolculuğu karavanlarla, büyük bir ekip ve çeşitli ekipman ile, bir yıl boyunca yapalım diye konuşuyorduk aramızda. Düzenli olarak bir araya geliyor, tartışıyor, planlar yapıyorduk. Ancak hepimizin önem verdiği yolculuğumuzun bağımsız ve özgün olmasıydı. Kimliklerimizden, statülerden arınmaya -yani oldukça zor bir şeyi yapmaya – niyet ederek, kapı kapı dolaşmak, konuk olduğumuz yaşamların öykülerini dinlemek ve günlük hayatı gözlemek istiyorduk. On, on beş kişinin yapmayı arzu ettiği şeyler iki kişinin yapabileceği bir ölçeğe çekildi. Yolculuğa tutkun, ruhu bohçada gezen Hülya ve Burcu sadece ve sadece yola çıktık.

Bu yolun bir yol güncesi oldu, ismi de Bohçamda Anadolu

Mayıs ayının başında Mersin’de başladı.

Ağustos ayında Kars’ta son buldu.

2kadın
3ay
7il
6köy
19ev
2otel
7000 km’yi aşan yol

Sayısız insan
Sayısız hikaye

Bir sürü mektup…

Bohçamda Anadolu’nun diğer adı GeziJam dedim ya, bu ismi vurgulamamın sebebi de Gezi Parkı gündemi…

Kardeş olmayı, sevmeyi, paylaşmayı, birlikte üretmeyi, yargılamadan önce dinlemeyi, sevinçle umutlanma halini Anadolu’da, hiç tanımadığımız insanlarla yaşamayı, duraklarımız arasında bu anlamda bir köprü kurmayı isteyerek yola çıkmıştık.

Sahi; sevgi, umut, kardeşlik, eşitlik filan… Bunlar sizce de son zamanlarda yeniden anlam bulmadılar mı?

Biz, Gezijam hayalcileri: Bambaşka coğrafyalardan, bambaşka kimliklerden ve geçmişlerden gelen yirmi üç kişi, sekiz gün boyunca uzun süren oturumlarda her gün farklı konularda birbirimize anlatıyor, birbirimizi dinliyor, birbirimize sürprizler, armağanlar sunuyor, birbirimizi kolluyor, takip ediyor, dikkatimizi sadece ve sadece yaşadığımız AN’a odaklıyorduk. Zihin boyutundan uzaklaşmaya çalışarak içimize bakıyor orada gördüklerimizden korkuyorsak, yanımızdaki o hiç tanımadığımız, daha dün bir bugün iki bildiğimiz insanlardan destek alıyorduk. Beni ve eminim bir çok arkadaşımı da çok etkileyen Ortak Zemin oyunuydu.

Çemberdeyiz, bir konu var, o konuda çok kişisel bir itirafta bulunuyoruz. Duygusunu paylaşan bir adımla öne çıkıyor ve o veya benzer bir deneyimi paylaşan arkadaşları da birer adımla öne çıkmalarını bekliyor. Sonra ise, öne çıkanlar yani ortak zeminde buluşanlar birbirinin gözünün içine bakıyor… Ve adımlar geri atılıyor. Bu, farklı farklı konular için defalarca tekrarlanıyor.

Hep göz gözeyiz ve diyoruz ki:

‘Seni anlıyorum.’

‘Ben buradayım, yalnız değilsin!’

Bu noktada büyük bir haz duyuyoruz işte.

Benzer bir hazzı almayalı ne kadar uzun zaman olmuş, belki de hiç! Hım?

Arkadaşlar, dostlar, aile filan zaman zaman onların hissettirdiği gelip geçici yalnızlık hisleri değil de içinde yaşadığım toplum bana her zaman yalnız olduğumu hissettirmiştir her zaman.

Korunup kollandığım, sarılıp sarmalandığım, kusurlarımla kabul gördüğüm, sevildiğim ve onaylandığım Anadolu Jam topluluğunun ruhu sanki mayalanmış mayalanmış da Gezi’de  kabarmış, kocaman olmuş gibi…

Geleyim, Bohçamda Anadolu’nun Gezi direnişindeki sınavına

31 Mayıs gecesi Siirt’teyiz. Olanları anlamaya çalışıyoruz.

1 Haziran, Hasankeyf’teyiz. Kafamız karışık.

2 Haziran, Diyabakır’dayız. Göz, kulak İstanbul’da

3 Haziran, yine Diyarbakır. Hiç iyi değiliz, ruhumuz, zihnimiz sanki bedenimizden ayrılmış.

4 Haziran… Bomba olmuş, patlamak üzereyiz.

5 Haziran’da yola çıktık. İstikamet, Gezi.

Üç dört güne döneriz dedik. Ama, Gezi bizi içine aldı. Hem nasıl almasındı? Kalakaldık. Hayretler içinde mutluluk, öfke, umut, şenlik, heyecan, korku, endişe, coşku, zafer duyguları hepsi iç içe geçti HAYATın kendisi gibi… Nasıl da iç içe geçti değil mi?

20 Haziran, biz yine yollarda… Kalbimizin büyük bir kısmı İstanbul’da…

Diyarbakır bizi bekliyor hem de nasıl beklemek!

Bohçamda Anadolu bohçasına milyonların selamını alıp da devam edecek ya yola artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Böyle böyle, Diyarbakır, Dersim, Rize, Artvin, Kars dolaştık. Her durakta bir farklı dinledik onları, bir farklı dinlediler bizi. İçtendik, saklamadık çapulculuğumuzu. İçtendiler saklamadılar duygu ve düşüncelerini, sakınmadılar paylaştılar. Paylaştık. Çoğaldık. Güzelleştik.

Şimdilik, bugün itibarıyle Bohçamda Anadolu ikilisi bohçasını yere indirmiş, dinleniyor… Bundan sonraki her yolculukları bu ruhu ve misyonu içinde barındıracak. Eminim!

takatakaktakaktaka

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s