Sandalye sahibi olmak…

Usta-çırak ilişkisini ben hiç bilmem.

Bilirim de bilmem işteDSC_2147

Kitaplarda okumuşluğum var, filmlerde görmüşlüğüm var, hayatın kimi zamanlarında ona benzer bir takım ilişki biçimlerinin kıyısından köşesinden geçmişliğim var. Ancak ne cinsiyet ne kimlik ne yaşla ilgilidir bu ilişkinin kutsiyeti.

“Gerçek usta ‘ben bu işin ustasıyım’ demeyen, öğrenmeye devam eden, her gün o işi eline heyecanla ve saygıyla alandır” diyorlar.

“Gerçek usta yetiştirdiği çırağı kalfa eden, kalfayı kendi yolunu bulması için teşvik eden, cesaretlendiren ve günü geldiğinde salıvermesini bilendir” diyorlar.

“Gerçek usta sabırla, sevgi ve emekle çırağını/ kalfasını kendi çocuğu gibi yetiştirir. İş ustalığın bir yarısı ise diğer yarısı da usûl, hâl ve hareketler ve tabii ki iş terbiyesidir” diyorlar.

Ya da ben öyle dediklerini varsayıyorum…

Gerçek bir çırak nedir, nasıldır, ne zaman ne yapmalıdır neyi kesinlikle yapmamalıdır bunları hiç bilmiyorum. Öğrenince yazarım ama… :)

Şimdi 31 yaşıma tam iki ay kala, vakti zamanında çırak olan Ayfer’in, ve atölyeye gelmemle yakında kalfa mertebesine yükselecek Hatice’nin yanında çıraklığa başladım. Ayfer’in müthiş enerjisine ayak uydurmak dışında henüz pek bir şey yaptığım söylenemez… Ancak bu hiç bir şey yapmazken öğrendiklerimin ömür boyu içime işleyeceklerini biliyorum.

Tıpkı bu sabah Ayfer’in, ben masa başında çalışırken rahat edeyim diye elinde bir çalışma sandalyesiyle çıkagelmesi gibi…

Sağol usta!

Reklamlar

Ustalarım öğretir ben yaparım

DSC_2132

Yünü alıyon kuzunun sırtından

Aha böyle kesi kesivereyon

Battırdın mı boyaya iş tamam

DSC_2144

Sonra bir tasta sabunlu su yapıvereyon

DSC_2146

Başka bir tasta da sade suyu ısıtıvereyon

DSC_2113

Ne şekil vereceesen onu verdin mi

Islayıvereyon yünleri

Sonra dövü dövüvereyon bir saat mi iki saat mi Allah ne verdiyse

DSC_2112 (2)

DSC_2120

İki de tepik atıyon eğer gücün yetmeyiverir kolların tükeniverirse…

Sonra durulayıver gitsin.

Al sana keçe!

Çok kolaydır, güzeldir, keyiflidir yapması.

DSC_2129

….diye anlatabilirdim keçeyi. Ama yok yapmayacağım öyle bir şey.

Anlatmadan önce hissetmek, hissetmekle birlikte kavramak, kavramayla birlikte hayal etmek, tasarlamak gerekiyor galiba.

Bu fotoğraftakiler benim ilk denemelerim. Ayfer ve Hatice’nin ‘olmamış!’larına ve benim çabalarıma rağmen bunlar çıktı… Akıbetleri ne olur bilmem, mousepad mi olur yoksa cüzdan mı yapılır, sabuna sarılıp kese diye banyolara mı girer ki?

Aşağıdakiler minder olucak mesela. Onları henüz dövmedim, neticesini paylaşırım yine…

Kolay iş keçe, böyle alıyon yünü depiyon dövüyon oluvereyo…

Keçe Atölyesi Saklanacak Klasör

2013 Toprak, 2014 Çıraklık Yılı

2013 toprak yılıydı benim için; ağaçları, böcekleri, kuşları, otları, fidanları, mantarları tanıma onlarla gönül bağı kurma yılı… Geçen yılın hemen hemen ilk yarısını yerleşik diğer yarısını da tamamen göçebe geçirdim diyebilirim. Köyden ayrılmak oldukça zor olmuştu aslında; tohumları, fideleri, hayvanları, gün doğuşunu, çarşıyı, komşuları ve dostları bırakmak… Oradayken yaptıklarım, yapabildiklerim belliydi sanki ancak göçebeliğe geçmemle birlikte her şey soyutlaştı ya da kontrolümden çıktı mı desem? Yılın ikinci yarısında kendimle ilgili daha somut adımlar atma konusunda epey zorlandım. Yine de her şeyin yolunda gideceğine dair öyle kuvvetli bir inancım var(dı) ki Ekim’den bu yana güzellikler peşi sıra geldi.

On gün süren Likya yolu yürüyüşünden itibaren (ki o sırada yazdığım günlükleri de burada paylaşmak istiyorum) İzmir, İstanbul, Dalyan, Olympos arası dolanıp durdum. 2013’ün Kasım’ından 2014’ün Mart’ına kadar İzmir’in Güzelbahçe’sinde sevgili Günhan’ın evinde misafirdim. Burası ilçenin yalı mahallesinde, portakal, limon ve narlarla dolu bir bahçeye yerleştirilmiş şirin mi şirin bir taş evdi. Bu evde kendime doğru yürüdüğümü gördüm. Adımlarımın kimi zihin yoluyla kimi gündelik hayattaki işle, güçle atıldı.

Taş evde kendi kendime (çok da yalnız değildim neyse ki) soba yakma usulleri geliştirdim, hemen hemen hiç çarşı ekmeği yemedim, hemen hemen hiç çarşı yoğurdu yemedim,  hiç tavuk yemedim, hiç market yumurtası yemedim, üşüdüğüm zaman önce battaniyeye sarıldım sonra sobaya, limonu dalından kopardım, brokoliyi kökünden… Ekmek yapmayı öğretirken(!) yeniden öğrendim, öğrenmenin sonu olmadığını hatırladım. Yemek yaparken elde az şeyin olmasının hızlı karar vermeyi sağladığını öğrendim, mutfakta özgür olmanın özgünlüğü yarattığını gördüm, keyiflendim. İğne, iplik ve yüksükle barıştım, onların dilini sökmeye çalıştım. Bunu yaparken kendimi tamamen serbest bıraktım, ilhamımı kendimden aldım. Bir sürü hediye yaptım arkadaşlarıma ve aileme, ohh ne keyif! Sonra bir sürü şeyi sormaya, sorgulamaya, fark etmeye devam ettim, bazı şeylerle ilgili de kararlar(!) aldım:  Yemek hangi ısıda pişmeli hangi ısıda yenmeli, nasıl bir enerjiyle hazırlanmalı, kökler ile otlar nasıl pişirilmeli, bir öğünde ne kadar topraksı  ne kadar yeşil sebze bir arada yenmeli, soğansız lezzetli yemek yapılamaz mı, bakliyatlar çimlensin de mi yensin çimlenmesin de mi yensin, sarımsaksız bir hayat mümkün mü, yoğurt ekşisin mi, ekşimesin mi? Dışarı çıkmak istemiyorsam istemiyorumdur -çok kıymetli bir seçim hakkıdır- ancak komşuluk mühim bir kurumdur, arkadaşlar can yoldaşıdır her zaman baş tacıdır, okumak ve okunanlar üzerine derin sohbetler yapmak insanın içini ısıtır ve karnını acıktırır, zihin ile kalp arasında köprü kurabilmek bir şey, o köprüyü devirmeden, düşürmeden, sele, tufana, depreme dayanıklı ayakta tutmak başka bir şey… Sentipensante* durumunu yakalamak değil mi insanın (benim) derdi zaten?

Uzun lafın kısası, kentten köye yolculuğa çıktığımdan beri doğal olarak kendimde bir şeyler arıyordum ama aradığım şeyin her bi şey olduğunu sanıyordum. Her şeye saldırmalı, her şeyi bilmeli ve mümkünse yapmalıydım. Ne yazık ki (iyi ki demeliyim aslında) öyle olmuyor işte… Yine ve sürekli olarak okuma ve yazma üzerine düşünüyorum. Bilgiye vakıf olmanın ne olduğu üzerine… Bilgiyi üretmek ve paylaşmak üzerine… Tamam tamam, bir dakika bu başka bir yazıya doğru gidiyor, bu meseleyle ilgili atıp tutmam pek mümkün görünmüyor, zihnim parmaklarımdan çok çok ama çok daha hızlı. Bunu ancak konuşabilirim, kendimi düzeltmeden yazmayı beceremiyorum çünkü…

Nerede kalmıştım?

Güzelbahçe’deki ikametim sırasında bir gün Seferihisar’a Sığacık’a gideceğimiz tuttu. Bir dükkânın önünden geçeceğimiz ve içine gireceğimiz tuttu. Aylardır yaptığım çakma keçe çantaların hası orada, patikler, yelekler, etekler, çantalar, şapkalar, şallar ve sayısız başka şeyler.  Ve tabii olarak ustası da…! İşte o gün Ayfer Güleç ile tanıştım. Hoş beş ettikten sonra ‘ben bu zanaati öğrenmek istiyorum’ dedim. ‘Kursuma gel’ dedi Ayfer. Heyecanla çıktım dükkândan, beş dakika sonra Ayfer arkamdan geldi ‘Burcu! Sen kursa mutlaka başvur gerisini de bana bırak’ dedi. Yüzümde güller açtı… Günler geçti, ben atölyeye kayıt yaptırmak için için kültür müdürlüğünü aradım ‘Başvuru dönemi bitti’ dediler. Ayfer’i aradım, durumu izah ettim ‘Ben sana sen geleceksin demedim mi, gerisini düşünme bakayım’ dedi.

Şubat geldi, Güzelbahçe’deki taş evden ayrılacağımız tuttu ben kara kara düşünüyorum hem kursa gitmek istiyorum hem de kalacak yere ihtiyacım var; kalacak bir  yer ayarlamadan onun yanına kursa gidemeyeceğimi haber vermek için yine Ayfer’i aradım, durumumu anlattım.

Aldığım cevap şuydu: ‘Senin kalacak yere mi ihtiyacın var? Ben seni misafir ederim istediğin kadar, sen gel!

Şimdi ustamın yanındayım, onun Doğanbey Köyü yakınlarındaki evinde yoğun bir kaç günün yorgunluğunu atıyoruz birlikte.

Ayfer Güleç’in hikâyesi ve ikimizin kesişen yolunun detayları da bir sonraki yazıda gelsin.

2014 çıraklık yılı olsun benim için. Sürdürülebilirliğin mükemmel bir örneği olan keçe ile bir olma yılı…

ayfer1

*Gönülle Beynin Evliliğine Övgü/Eduardo Galeano
 “İnsan neden yazı yazar, benliğin bölük bölük parçalarını birleştirmek için değilse? Okula ya da kliseye girdiğimiz andan başlayarak, eğitim, bizi kesip biçer, parçalara böler; ruhu bedenden, gönlü beyinden ayırmayı öğretir bize. Ama Colombia kıyılarının balıkçıları etik ve ahlak konularında doktora yapmış olsalar gerek ki doğruyu söyleyen dili betimlemek için sentipensante, yani , hissederek düşünme deyimini yaratmışlardır.”