Düşünedurayım

 olabildiğince yazarak düşüneceğim
İki düşünce var içimde biri şu:
“İnsanları yürüdüğün yola davet edebilirsin ve hatta bu senin görevindir. Dileyen, seninle birlikte yürüyecektir.”
Bunu, kendimi çeşitli yollarla ifade ederek yapabilirim. Hatta ve hatta yürüdüğüm yoldan birilerinin haberdar olması bile yetebilir, bu yol üzerine birlikte düşünmek, konuşmak, iyidir, hoştur.
Şimdi bu bir cepte duradursun.
Diğer düşünce şöyle diyor

“Yapma, hiçbir şey yapma! Ne istiyorsan o ol!”

Etrafında olanla yetin. Çevrendeki doğal yaşam, çevrendeki topluluk, ailen, arkadaşların, mevcut politik düzen, mevcut ekonomik düzen, mevcut bıdıbıdıbıdı ile kendini BUL, kendini YAP, kendini OL.
Avaz avaz bağırıyor içimdeki ses:
İnsanlara umut vermek filan değil benim derdim! Derdim, basbaya kendime benzediğini düşündüklerimle bir araya gelmek ve onları topluluğuma katmak. Benim derdim apaçık budur efenim! Etrafımda kendime benzer, seveceğim, barış halinde olacağım bir topluluk edinmek…. Çünkü topluluk olmadan ben bir hiçim. “Hiçliğim” de bir yerlerde bir topluluğun varlığından söz edebildiğimizde tartışılabilir ya neyse. He bunun yanı sıra bir de “hiç olma” mertebesi var ki bu da belki ikilemimin, çelişkilerimin hemen yanında beni bekleyen başka bir mevzu.

Ben bu ikiliği seviyorum, ikiliklerim olmadan var olmadım ki hiç. Yani bu tartışmalarımdan kurtulma gibi bir derdim yok. Zaman zaman bu düşüncelerin birine daha yakın hissediyorum. Örneğin uzunca bir süredir “yapma, sadece ol” kısmına daha yakınım. Ben aslında sadece ve sadece aramak, bulmak, yapmak ve olmak istiyorum. Bu safhalarda umuda da ihtiyacım yok, yani zaten umutsuz olmaya sebep yok; Mevcut tüm şartları olduğu gibi kabul etme koşulu var ve onları değiştirmek gibi özel bir çaba yok. Bu çabanın olmayışı değişimi arzulamamak anlamına gelmiyor ki! Hayallerin yok olduğu anlamına gelmiyor! Bu yoga uygulamasındaki gibi bir çabasızlık hali. Nefes alıp vermedeki gibi bir çabasızlık…Bunları nasıl hissediyorum, nasıl içimden taşıyorlar tam olarak bilmiyorum. Galiba bazı birikimlerin içselleşmesi somutlaşıyor, kemikleşiyor. Çok mühim bir nokta var sanki  bu ikilikte. İçimdeki iki düşünce de değişimi dışlamıyor, iki düşünce de hayalden uzak değil ikisi de birer yol. Yaşama aracı…

Peki ne zaman olacak bu değişim? Ben ‘sözde’ yarattığım bu değişimi görecek miyim? Görmek zorunda mıyım? Gördüğümde beğenmem garanti mi? İdealist geçinen bizler (ben ve kendini öyle sanan hatta sanmakla kalmayıp öyle tanımlayanlar) o  kadar istiyoruz ki değişime şahit olmak daha doğrusu değişimin neticelerine şahit olmak.Mesela, arzulanan toplulukta yaşamak, o hayal edilen ekonomik sistemi kurabilmek filan… İşte bu arzuya takılıp kalmak, o hedef yolunda sapkınca ilerlemek bence epey bir sıkıntılı yahu. Bu bir okul ödevi değil, bu bir iş yeri projesi değil, bu bir sivil toplum hareketi değil. Bu bir yaşam biçimi, bu bir yaşam tarzı, bu tercih edilecek bir ekol filan da değil. Bu, insanın içine düşen, gönlünü açan bir cemre olabilir olsa olsa.

Evrendeki her şey ahenkle birbirine bağlı. Bu ahengin bir parçası bozulduğunda evren bozulur.

Bozulan parça tamir edilirse her şey düzelir!

Bozukluk -burada bozukluğu nasıl tanımladığıma hiç girmesem olmaz mı?- benim bir parçam, ben de o bozukluğun bir parçasıyım. Hani hepimiz bir bütünüz ya, iyisiyle kötüsüyle filan. Dolayısıyla ‘ben değişirsem dünya değişir!’ önermesi herhalde çok ters düşmüyordur.

Değişim sürekliliği olan bir şey zaten. Ben hergün kendi içimdeki yolculukta bir adım atıyorum, bir şeyi değiştiriyorum. Bu benim dünyamı ve benim çevremdeki insanların dünyasını değiştirir (değiştirmez mi?)  Ya da ileride olacak bir şeylerin başlangıcı olabilir sadece… Yani uff, çok soyut meseleler ama “değişim”, “zaman” ve “Dünya” ifadelerine bir bakmak ve orada derinleşmek de iyi olabilir.
Hem “dünya” derken neyi kastediyoruz gerçekten?
Dünya içinde dünya(lar) yok mu? Dünya maddi manevi bir sürü katmanı içinde barındıran dünya değil mi? Yoksa dünya sadece insanın kendine göre yonttuğu, işine gelen bakış açısından tanımladığı bir varlık mı?
Hira’nın sayesinde okuduğum – hadi gayret ettim diyelim- şu yazıları da iyice bir irdeleyesim var. Bir kısmını okuduktan sonra hem ciddi bir huzursuzluk hem de nedense bir tamamlanmışlık hissi geldi.
Bu değişim dediğimiz şey -yani kendi yolumda giderken yaptığım değişimler ve insanları bu yola davet edişim filan- çöküşten sonra yaşanacak olanlara bir hazırlık mahiyetinde. Daha doğrusu bir çöküş olacak-benim de inancıma göre– ve esas yolculuk o zaman başlayacak. Şu anda bahsededurduğumuz değişim o yolculuğun altyapısıdır işte.
İki mesele var yanılmıyorsam,  ciddi bir sistem YIKIMI harekatının gerekliliği. Bu harekat makro kurumlarda işleyecek; gerek siyasi gerek ekonomik ama mutlaka uygulanası tabandan tavana bir şeyler.  Bu harekat ne yazık ki kanlı, acılı vs. ol(uyor)acak. İkinci boyut ise KURULUŞ hareketi boyutu. Kuruluş hareketi de öyle toz pembe filan değil —biz o günleri görmeyeceğiz zannımca ama neyse ki reenkarne bıdıbıdısı olduğu için bir şekilde görürürüz—. Kuruluş aşamasında da yani yenidünya’da da şu an olan cinsten herkes olacak ama mühim olan değişimi kabul etmiş, yeni olana inancı kuvvetli toplulukların çoğunlukta olması gibi bir şey herhalde. Yani bu kadar ifade edebiliyorum şu anda ama sistemli bir hareket olmakla birlikte kendiliğinden gelişim gösteren de bir hareketi içinde barındırıyor. Sistemli olan hareketler biraz daha politik, bilimsel —ki kesinlikle olmazsa olmaz olarak görüyorum—-. Ben pek bu sistemli değişim hareketinin içinde değilim, gücüm ve becerim şu an buna el vermiyor üstelik yazıda da belirtmiş insanların çöküşü algılama düzeyleri, toplulukların çöküşü algılama düzeyleri çok farklı. Felaketin, dünyanın sonunun geldiğini ölümle yüzyüze geldiği anda farkedecek insanlar da var, kutuptaki bir balık türünün, karadenizdeki bir arı türünün yok olduğunu öğrendiği anda farkedecek insanlar da …
Ben ikisi de değilim, arada bir yerlerde dolanıyorum.
Şimdi bir yandan da altın çağ tartışmaları üşüşüyor beynime. Dünyanın bir altın çağı olmuş mu ki? Olacak mı ki? Hangi çöküşten söz ediyoruz allah aşkına? Tarih bilgim, yorumlama becerim bunlara yetmiyor neyse ki… :)
Peki bu çöküş, yıkım için gereken sistemli ve sistemsiz hareketler için nasıl hareketler gerekli? Bireysel mi örgütsel mi? Bireysel mi toplumsal mı? sorusu da pek sıkıcı değil mi? Sormamamız gerekiyor belki de… Bunlar birbirinden ayrı şeyler değil sanki yani sırtsırta duran, gücünü aynı yerden alan ama bakışı farklı yöne olan hareketler olabilir.
Anlatmakistediğimianlatabilmişmiyimdirmikineyseyazdımkurtuldumgerisiboş.
Reklamlar

Nasıl anlatsam

İstiyorum ki zihnim böyle su gibi aksın ellerimden. Klavyedeki “beksıpeys” tuşuna hiç basmayayım istiyorum. Yazarken geri dönüp cümlelerimi okumayayım, düşünmeyeyim… Aslında yazmaktan çok konuşmak istiyorum. Anlatmak saatlerce içimden geçenleri… Zihnimden, yüreğimden geçen, ikisini birbirine bağlayan, kenetleyen tılsımları. Anlatabildiğimce, dilim döndüğünce… Bu da faydasız olabilir. Nasıl anlatılır ki, belki de saliselik anlarda hayatımın gerçekliğini elle tutulur bir şekilde hissettiğim? O anlardaki heyecanla karışık sükunetim…Bu dünya üzerindeki varlığımı, anlamımı, parçalarımı ve bütünümü, başımı ve sonumu gördüğüm anlardaki ürpertim… Gözlerim açıldığından beri beynimin gizli odalarına hallaç pamuğu gibi fırlattığım anların, okuduklarımın, izlediklerimin, şahit olduklarımın, duyduklarımın anlamlı bir bütüne ulaşacağı ümidimi nasıl anlatabilirim?

Şimdiden yoruldum kendimden.

Bunlar 30 yaş tripleri mi acaba? Olabilir olabilir… Üstüne bi  de geç-ergenlik ya da post ergenlik mi desem öyle bir dönemi atlatmanın(!) verdiği rahatlık ve özgüven de eklenince…Aydınlanıyor muyum acaba?!!!!

Gülüyorum ve dalga geçiyorum ama kendimi ifade edememe hali beni yoruyor ve sıkıyor. Bunu yapabildiğim bir alana ihtiyaç duyuyorum sanırım. Bu alanı da belki ustam bana gösterecek olabilir. Keçe üzerinde değil ama resim üzerinde… Geçen hafta tezgahta keçe yünleriyle bir şeyler yapmaya kalktım; niyetim iki tane hamsa yapmak. Bir avucun içinde güneş diğerinde de ay olacak, renkleri de gökyüzündeki gibi… Bu hamsalar daha sonra sırt sırda birleşecek, çanta ya da başka bir şey olacaklar orasını bilmiyorum. Ve fakat ustam beni saatlerce izledi, izledi, izledi sonunda sordu: “N’apıyosun, niyetin ne?”

Dedim böyle böyle  (bir yandan da yan gözlerle bakıyorum, ağzımdan da kelimeler yarım yamalak çıkıyor)

Dedi ‘Şimdi bunu bırak, git biraz resim yap önce, çiz, boya, karala ondan sonra geç yünlerin başına’.

O günden beri yünlere dokunmadım. Çocuk özgürlüğü neymiş onu hatırlıyorum. Ustam bana renkli kalem de hediye etti hem!

Özgürlük de bi mesuliyet ama canım, yani öyle değil de… Yani çocuk gibi özgür düşünmek ne zor. Düşünmek mi? Yok düşünmeye gerek yok aslında hissetmeye gerek var. Çocuk gibi özgür hissetmek! Hissetmek mi? Düşünmek, hissetmek, gereklilik!!! Bunların hiç biri değil ki çocuk, bunların hiçbiri değil ki özgürlük! Çocuk özgürdür. İşte o kadar! Çocuk sadece özgür olur. Özgürdür ve edimleri de ona eşlik eder…Çocuk hayal eder…Çocuk resim yapar…Renkleri bilmez, ihtiyacı da  yoktur ama öğrenir. Öğreten olmasa da öğrenir… Biçimleri bilmese de bilir ve büyüyüp koca adam, koca ressam olsa bile ancak çocukluğundaki resimleri yapabildiğinde milyonların takdirini kazanacaktır.

Ezcümle ben şunu diyorum:

Elime ilk boya kaleminin tutuşturulduğu, önüme ilk kez boş kağıdın konduğu o heyecanlı, büyülü an ile bağlantı içindeyim.

Nasıl anlatsam ki bu bağlantıyı?

İçimden, ellerimden, zihnimin, bilincimin, belleğin, evrenin, sizlerin, yılların, bin yılların, evlerin, sokakların, magmanın, tohumların, yuvasındaki porsuğun, çıyanların, sömürülen el emeğinin, sömürülmeyen el emeğinin, kabuk bağlayan yaraların, şehrin seslerinin, kokularının, yıkılmak üzere olan çocukluğumun geçtiği evin, evinde kaldığım onlarca insanın, çözdüğüm matematik sorularının, çözemediğim kimya denklemlerinin, kucaklaşmaların,vakti zamanında ders kitaplarının kenarlarına çizdiğim saçmalıkların, babamın, çektiğim fotoğrafların, denizin, arkadaşlarımın, annemin, sevdiğim yemeklerin, kalbime oturan acıların, hayalini kurduğum ormanın, dostlarımın, sınırların, eski medeniyetlerin ruhunun, kolektif bilincin, adaların, yer altı sularının, ablamın yok olmakta olan dünyanın içimdeki suçluluğunun, insan olmanın güzelliğinin akıp gitmesini bekliyorum. Akıp gitmesini istiyorum… Renklerle, desenlerle, çizgiye dönüşecek noktalarla buluşmasını istiyorum.

Ayfer (the usta) ne yaptığını çok iyi biliyor bence. O yüzden de usta ya! Şimdi ben, düşünmeyi, yapmaya çalışmayı, hissetmeyi aşmaya yani olmaya doğru gidiyorum. Bu gidiş ne kadar sürer kim bilebilir ki? 10, 20, 30, 40 yıl? Belki de hiç farkedemeyeceğim saydığım eylemlerin aralarındaki farkı. Olsun ben yine de akmak istiyorum, kendim gibi,  sade’ce var olmak, sade’ce akmak…