Ustalara Övgü Çıraklara Çağrı

Burcu bir zamanlar arkeolog olmak isterdi; toprağın altından gelen bilginin esrarına önce kendi şahit olmak, sonra da onu insanlara anlatmak. Sonra belgeselci olmak istedi Burcu; fotoğraf çekmek, bilinmeyen, unutula yazılan, görmezden gelinen ne varsa onları hafızalara kazımak… Sonraları, akademi de bunları yapabilmek için iyi bir yol gibi göründü ona. Toprağın altından değil de insanların içinden de çıkartabilirdi esrarengiz şeyleri… Baktı istediğince özgür ve özgün inemeyecek o derinliklere ta en başa, toprağa döndü. Toprakta, insanı ve zanaatını, insanı ve yaşama sanatının esrarını sezer oldu. Yine fotoğraf çekti, yine hafızaya aldı kendisini heyecanlandıran ne varsa. Sonra bunları sanal günlüğünde yazar ve paylaşır oldu.

Bu yolda bana eşlik eden, yoluma ışık tutan az sayıda insan oldu ne yazık ki. Gerçi bugünkü anlayışımla baktığımda “herkes bana rehber, herkes bana yardımcı melekti ve elbette ki her şey olması gerektiği zamanda ve şekilde oluyordu” ancak yine de o zamanlar bu insanlara belirgin bir şekilde ihtiyaç duyduğumu çok iyi hatırlıyorum.

Bendeniz şimdi ne arkeoloğum, ne akademisyen, ne de belgeselci… Hiçbir unvanım yok. Kırsalda yaşayan, hayallerini gerçekleştiren ve buna devam eden mutlu, huzurlu bir insanım. Benim yolum ta çocukluğumdan beri hep kendiliğinden çizilen bir yol oldu, şükür ki ne ailemden ne de çevremden baskı ve/veya baskı niteliğinde tavsiye ve yönlendirmeler olmadan şekillendi. Hep orta halli ve hep bir usta arayışıyla birlikte ilerleyen bir yol… İstediğim yoldan gitme, yürüme özgürlüğüm daha küçücükken elime tutuşturulmuştu ve fakat bir usta, bir rehber bulabilme becerimi geliştirememiştim.

Ne zaman ki kentten köye yolculuğum başladı, o zaman “elimden tutanlar”, bana “yol gösterenler” daha belirgin hale geldi. Bir başka deyişle; ben onları daha çok görebilir ve daha çok takdir eder hale geldim. Kimisi kentin doğasıyla kırsalın doğası arasındaki farkı bana göstererek, kimi hikâyemi kendi hikâyesiyle bir örerek, kimi beni ben gibi yoldaşlarla tanıştırarak, kimi öğrendiği ne varsa öğreterek, kimiyse sadece var oluşuyla bana müthiş hediyeler verdi. Hayatım bir zanaatkârın, bir sanatçının elinden çıkmış gibi hissediyorum, ne mutlu!

*

Zanaat ve sanat demişken artık konunun özüne geleyim.

Sosyal Antropoloji bölümünün “gözde” derslerinden biri Görsel Antropolojidir. Türkiye genelinde yok olmaya yüz tutmuş değerleri bulup çıkartmak ve onu tarihsel, toplumsal, kültürel ve görsel açıdan değerlendirme yapmayı deneyimletir. Değerli fotoğraf sanatçısı Nadir Ede, sabırla ve anlayışıyla fotoğrafı görmeyi, bir konuyu ışıkla, kadrajla anlatmayı öğretirken biz de şu kaybolan zanaatların peşine düşerdik. Zanaatı, ustasını, işliğini ve hikâyesini tüm detaylarıyla anlatmak ve görselleştirmekti amacımız. Üniversiteden keyif almamı sağlayan iki işten biriydi doğrusu bu! Dünyanın gidişatına ayak uyduramayanın, aklını kullanıp dönüşemeyenin, esir olmaya, yok olmaya mahkum olduğunu öğreten derslerinden biriydi.

Bugün sadece küçük şehirlerde değil İstanbul’da Beyazıt, Mahmutpaşa, Küçük Ayasofya, Yenikapı dolaylarında işleyen atölyelerin ve ustaların ellerinden çıkan sesleri duymak mümkündür ama birçoğunun içinde çırak görmedim. Türkiye’nin 7 bölgesinde belki de toplam 25 şehre gitmişliğim vardır; eskiden büyük köylerde bile çarşı gibi bir sokak bulunurmuş, bu sokakta işlikler olurmuş. Bunları ancak hikâye olarak dinleyebildim insanlardan, kimisinin de indirilmiş kepenklerini gördüm. Kasabalarda ve büyük şehirlerin kimi mahallelerinde kısmen rastlanabilen zanaat işliklerinin bir kısmı yüzyılların taşıdığı gelenekle işlerine devam ediyor etmesine de belli ki son demlerini yaşıyorlar. Zamanın ruhunu kavrayamayanlar ne köyde ne kasabada dönüşebilmiş ve köhneleşmişler. Bu atölyelerin bir kısmı küçük ve orta boy şirketlerin işçisi haline gelmişler. İşçilik edenler sanatlarından ödün vermiş, nesillerden beri aktarılan geleneklerinden fedakârlık etmek zorunda kalmışlar (hem zorundalık hem de bile isteye seçim desem daha doğru ya neyse). Kısacası işlerinin ruhunu satmışlar. Ruhu olmayan bir işliğe nasıl çırak olunur? Sanatı, adabı, üslubu, ruhu olmayan bir zanaat bir sonraki nesle nasıl aktarılır? Hem neden aktarılsın ki? Hem üretim denen şey insanın elinden çoktan çalındı, o artık makinelere ait…

***

Başta da anlattığım gibi sosyal antropoloji okumamın sebebi bile insana ve onun yaratma becerisine ilgi duymamdı. Elleriyle yaratan bu varlığın amacı neydi, hangi dürtüler onu yaratmaya itiyordu, yarattıkları sadece bir işe yarasın diye mi vardı, insan ne zaman yaratmaktan zevk almaya ve bu zevki paylaşmaya başladı, ne zaman bu yaratımlar hayatî önem kazandı ve satılan bir metaya dönüştü, yaratım nasıl hizmete döndü, ustalık-çıraklık nasıl gelişti, insan yarattığından ve yaratım sürecinin keyfinden ne zaman uzaklaştı, neden, nasıl, ne için, NE ZAMAN, NEDEN?

Bütün bunları hala çok merak ediyorum ve gezdiği gördüğüm yerlerde konuştuğum insanlarla birlikte kendi üretim sürecime de derinlemesine bakmaya çalışıyorum. Geçtiğimiz sene, üç ay bir keçe ustasının yanında yaşadım. Aslında gerçek bir çıraklık değildi yaptığım. Çünkü bir usta çırağını kalfa etmeden bırakmaz, kalfa da ustasına öğrendiklerinin karşılığı olarak emeğini sunmadan gitmez. Benim sürecim biraz daha başka oldu ama olsun zaten de dem bu dem hiçbir şey eskisi gibi olmak zorunda değil! Her neyse ne, bu 3 ayda ustalığa, çıraklığa dair üniversitedeyken gördüklerimden çok çok daha fazlasını öğrendim. Her işin bir adabının bir yolunun yordamının ve zamanının olduğunu… Malzemeye, emeğe, sürece, kadim bilgilere, geleneğe saygıyı anladım. Öğrenmek kadar öğretmenin de bir ihtiyaç olduğunu, almak kadar vermenin de insana haz yaşattığını kavradım.

***

Bugün bir çağrı yapmak için başladım bu yazıya. Amacım yaşadığım yöredeki iki ustadan bahsetmekti aslında ama klavye beni nerelere götürdü… Ustalardan biri köyümüzün marangozu ve azalarından biri olan İbrahim Abi, bir diğeri de köyden uzun süre önce ayrılmış, ustasının dükkânının yanına dükkân açamayacağı için Ortaca’ya taşınmış ayakkabı ustası Soner Abi.

Çakır gözlü İbrahim Abi’nin atölyesi evinin bahçesinde. Marangozun ihtiyacı olacak hemen her alet orada… Şu sıralar arı kovanıyla uğraşıyor, ancak arada özel bir sipariş gelirse başka işe el atıyor. Çalışırken türküsü, müziği eksik olmuyor. Artık ümidini kesmiş olsa da eli hala tutar, gözü hala görürken bu zanaatı aktaracak, sebat gösterecek bir çırak olsa ne sevinir!

Soner Abi deriyle çalışıyor. Bodrum ayakkabıları ve kendi geliştirdiği diğer modelleri çalışıyor. Küçücük mis gibi deri kokan bir atölyesi var çarşının göbeğinde. Bir kez bir kadın çırağı olmuş üç ay birlikte çalışmışlar, iş buyuramamış, ‘şunu uzatıver’ bile diyememiş. İstemiyor kadın çırak ama çok istiyor mesleğini sürdürecek, el verebileceği sabırlı bir genci…

İkisi de öyle hayalinizde canlandığı gibi iki büklüm yaşlı amcalar değil. Hayatlarının tam da yaratıcı ustalık dönemindeler. El verme, öğretmenin hazzını yaşama döneminde… Ancak konu şu ki bu iki değerli sanatı, işçiliği, geleneği kime aktaracaklar?

Kim onların yanında sabahtan akşama kalacak, kuyruk gibi çevresinde dolanacak, sadece yaptığı işteki elini değil, ustasını olduğu gibi izleyip gözleyecek, kim ‘sabah erken’ demeden işliği temizleyip hazırlayacak, kim üç, beş, yedi ay oldu demeden daha fazlasını öğrenmek için sabredecek, kim onunla birlikte çalışacak birlikte kazanacak, birlikte yiyecek? Ve kim kendi gibi bir çırak bulmak için çabalayacak ve vakti geldiğinde ona el verecek?

 

 

Reklamlar