Kediler ve Burcular

ön not: yazı uzun-görsel dopingi yok-bi on dakikanızı ayırmanız gerekebilir…

 

KEDİLER VE BURCULAR

Bu hikâyede kedilerin Burcularını irdelemek istiyorum. Aslında, hani şu  insanları güldüren, eğlendiren ve oyalayan kedi görüntüleri vardır ya internette sık sık rastlanan işte aşağıdaki anlatıda adı geçen kedilerin çektiği bazı Burcu görüntüleri de vardı ama bu konuda yasal süreçlerin gecikmesinden, yazın aşırı sıcaklarından dolayı yayınlayamıyoruz. Bi zahmet üçüncü gözünüzde canlandırıverin olan bitenleri…

Kediler, genel itibarıyla insana yakın olup, kendileri gibi kalmayı, özlerinden gelen çabasızlıklarıyla başarırken, insanlar her koşulda, canlı cansız her varlıkla olduğu gibi kediler mevzu bahis olunca da biraz oynak, biraz kaypak… İnanmazsan dön de aynaya bak!

İlk kedi bir fotografik hatıradan…

Hatta Burcu’nun, sadece kedisi değil, kendisiyle ilk teması bile o kareden olabilir. Fotoğraf karesi diyoruz çünkü bir zamanlar, baskı kâğıtlarının bir kısmı köşeleri eğri kesilmiş karelerdi. Köşeleri yuvarlak olan kareler! İşte o zamanların, yani herkesin köşesinin biraz daha yumuşak olduğu yılların, burnumuzu sızlatıp bizi nostalji tuzağına kolayca düşüren sepya görüntülü fotoğrafında, bir apartman girişinde,  merdivenlerin tam dibinde, kediden tırmığı yemiş ama yılmamış bir yanağı şişkin Burcu’nun, şimdi çoktan ağaç olmuş tekire dokunuşu var. Burcu, küçük bir çocukken yemek yemeyi sevmez, ağzının içinde dakikalarca tutar, herkesin sabrını sınarmış. Yemek yerken dikkati dağılsın, sindirsin sindirmesin yeter ki ona verileni yutsun diye bahçeye, kedilerin yanına çıkartılırmış.

O Tekir zamanı geldiğinde gidiyor, kimse anlatmıyor nasıl gittiğini. Burcu’nun mamaları yine yanakta birikirken fotoğraf kareleri halâ biraz yuvarlakken geliyor beyaz kedi, hayat boşlukları doldurmada birinci! Beyaz, gelmekten çok sığınıyor bahçeye, sade bahçeye de değil apartmana… “Deniz Apartımanı” (ananesi öyle söylerdi Burcu’nun, apartman değil apartıman) 48 numara.  O zamanlar ev kedisi diye bir şey pek yok çünkü ev demek apartman demek zaten, herkesin birbirine gidip gelişi günün olağan bi parçası gibi. Herkes dememe bakmayın insan türü dışındaki her şey bahçede olmalı; istenmeyen tüylüler de, kuşlar, fareler ve bilimum karafatmalar da  ezilmesi, yok sayılması, tiksinilmesi gereken varlıklar. Burcu masumu(!), kedileri sevmeyi öğrendiği gibi bazı şeylerden tiksinmeyi de öğrendi. Tanımadığını sevmemeyi, sevmediğinden korkmayı, korkutuğunu görmezden gelmeyi veya gerekirse yok etmeyi öğrendi.

Karafatmalar demişken…! Burcular ve karafatmalar için de bir hikaye döşenmeli.

Beyaz apartman kedisinin adının Pamuk olması dışında bir olasılık pek yoktu çünkü bir zamanlar “kenarlar” yumuşak ve klasikler hep revaçtaydı; diğer kedi ismi seçenekleri henüz ana karnında vitamindi.  Yumuşacık tüylerini hatırlıyor Burcu, elinde nasıl kaydıklarını, annesinin ona dokunduğu gibi şefkatle bir başka, kendinden boyca küçük bir varlığa dokunmanın verdiği hazzı öğrendi Burcu Pamukla.

Üçüncü kediye gelsin sıra, Pamuk’un yavrusuna… Burcu’nun oncacık, miniminnacık hayatını zindana çeviren üç renkli kedinin adı yok.  Üç renkli apartman kedisi tam bir baş belası, Burcu’nun başbelası olması gereken ergenlik zamanlarına yaklaşırken gelen. Bu kedi, komün hayatını değil çekirdek aile hayatını deneyimlemek istediğinden sürekli olarak Burcu’nun eve girmeye yelteniyor.

Hava müsaitse ve ahşap doğramadan pencereler ardına dek açıksa (ki ardına dek açılmazdı onlar, pervazla aralarına ille bir şeyler sıkıştırılırdı) merdivenin üstündeki sundurmaya zıplar, oradan da doğru pencere önüne,  basa basa saksıların üzerine…Hedef belli. Gezilecek Burcu’nun evinin her köşesi.

Sabahları evden ilk çıkan Burcu’nun uykulu halini fırsat beller; geceyi geçirdiği paspasın üstünde aportta, Burcu kapıya yaklaşırken dikilir ve boşluktan içeri dalardı.  Apartmanın heyula gibi demirden kapısının önünde bekleşir, 3 santimlik boşluktan yine içeri dalardı, kapı o kadar ağırdı ki Burcu derin nefesler alır öyle açar ve bir çırpıda bırakırdı. Heyulanın her kapanışında ya binadaki herkes uykusundan uyanır ya da uyanık olduğunu sandığı zamanlarda da bir anlık derin bir rüyaya dalarlardı. O apartmanda, gerçekten uyanmış kişilerin yüzleri hep sakin, dudakları tebessümde, gözleri huzur içinde olurdu. Anmalı komşuları, İpek Teyzeyi, Mustafa Amıcayı (Burcu’nun anneannesi amca demez amıca der de ondan) Türkân ve Ayten Teyzeleri…

Kedinin hiçbir şey umrunda değildi, bütün gece kendini eyleme hazırlardı. Karşı koyulursa,  tırmıklaya, saldıra, ne pahasına olursa ille içeri girecekti. Burcu sinirlenir, korkar, ürkerdi; içten içe kedileri çok sevdiğini sanmasına ve üçrenkliyi de sevmek istemesine rağmen senelerce aralarındaki gerilim böyle sürdü; ona göre Burcu çok “normal” kedi ise bi manyaktı.

Ne yer ne içerdi inanın bilmiyorum. Su verirlerdi kediye, ekmek verirlerdi ama o zamanlar galiba mama modası daha çıkmamıştı. Balkondan bir şeyler atarlardı Burcu ve ablası, yukarıdan aşağıya…Çünkü Burcu insanının burnu bir karış havada. Yukardan yemek atmak da neyin nesidir Allah aşkına? Gerçekten, yerlere göklere sığdıramadığınız insan böyle mi yapar?

Git

Eğil

Kedinin önünde eğil

Senden temiz onun elleri, ağzının içi küfürsüz…

Neyi paylaşmak istiyorsan ver ve geldiğin yere geri dön matah bir şey yapmış gibi böbürlenmeden, apoletleri takınmadan.

Neyse ‘o zamanlar’, Burcu’nun ilahî olanla bağını iyice koparttığı, unutmanın en derin sarhoşluğuna daldığı zamanlar; hayvanların “salak”, hayvanların sadece “hayvan” olduğunu sanmaya başladığı dönemler.

Bu 3renkli kedi ölsün, gitsin diye düşündüğünü bile bilirim. Bi gün, ne olduysa işte artık, gelmemeye başladı kedi, o ağır demir apartman kapısının arasına mı sıkıştı, apartmanın bilinçaltını temsil eden kazan dairesinde farelere yem mi oldu bilinmiyor. Kedi gitti ve Burcu 3renk’in kendisine miras bıraktığı gölgeleri ile yerine geçecek “apartıman kedisini” bekledi. Çünkü olaylar böyle işliyor sanıyordu: biri gider biri gelir.

 

Apartmanın yeni bir kedisi olmadı. Bazı kediler vardı evet, ama hiçbiri ‘o sıfatı’ kazanamadı.

Sonra Burcu gitti, sonra… Derin bir iç çekti. İç çekişi öyle güçlüydü ki içine apartmanı da çekti, apartman yıkıldı, elma ağacı küstü, sonra yeller esti, yıllar geçti.

Burcu, yani ben, şimdi ben sesleniyorum. İlk kez bir köy gördüğümde 20 li yaşlarımın son çeyreğindeydim, milyonluk şehirden bir köye göçtüğümde 28 ve bir kedi ile aynı bahçeyi bırak aynı mutfağı ve birkaç günlüğüne de olsa aynı yatağı paylaştığımda hayatımda önemli değişikliklerin olduğu zamanlardı. Zorro ile tanıştık (dördüncü kedi), o küçük ve zayıftı, yalanmayı bilmezdi, öğrendi, laf dinlemeyi bilmezdi öğreNmedi. O gerçekten kedilerin efendisiydi. Halâ hayatta, arada bana selfi gönderiyor.

Kedilerin farelerle oynadığını ve oynayıp eğlencesi bitene kadar yemediğini,  parmakları sallaya sallaya, dili dişe sürttüre sürttüre “şşş” demelerin,  “yapma! in ordan”ların, ancak sen orada kedinin yanındaysan caydırıcı olduğunu, bir kangal sucuğu iki ısırıkta yiyebileceklerini filan hep ondan öğrendim. Pis, çamurlu, rezil bile olsa çok sevdim Garfield mizaçlı siyah beyazı. İleri gidip kendisini  odama hatta yatağıma aldım. Benim dışım temizdi de temiz miydi içim?  Kediler, insanların dışına değil içine bakarlar bi’ kere yavrum! En iyisi bi kediye görünmek.

Zorro’ böyle, şimdik sırada kim var bakalım bir liste yapalım:

Nar Tanesi, Raziye, Yavrular, Urla

 

NAR TANESİ

Burcu’nun kendisiyle, arkadaşlarıyla, komşularıyla ve insan evladıyla sınavı…  Gerek var mı bunca derinlere dalmaya, bu ka’d’ar da anlam yüklemeye demeyin; bir çay demleyin ve okumaya devam edin. Herkesin kedisi kendine!

Yazın harmanı bitmiş, sonbaharın tohumu çoktan çatlamış. Burcu ve arkadaşı tıngırmıngır asfalt yolda salınırken hiçliğin içinden zıpkın gibi fırlamış, koşmuş, sırtı tekir karnı beyaz onlara doğru. Bir gülme almış bizim Burcu’yu, olduğu yere çöküp karşılamış kediyi, ellerinde nar taneleri… Kedinin karnı artık beyaz değil! Yavrunun annesi, kardeşleri aranmış taranmış, iz yok. Arkadaşı ve Burcu’nun aklı bir değil beş karış havada süzüldüğünden, yükseklere çıktıkça(!) oksijen yetmezliği olduğundan peşlerine takıyorlar tekiri yani yeni adıyla Nar Tanesi’ni. Kediyle oynaşıyorlar güneşin alnında, kedi de bunlara kapılıyor anında ve ayaklarına dolanıyor, sarmaş dolaş-aşık… Hakikaten şaşırtıcı bir sahne yaşanıyor ve miyav ailesinden iz yok, etraftakiler bu kediyi daha önce hiiiç görmemiş…

İnsan-evladı işte, hele hele bu büyümüş ama aklı küçük kalmış olanları yok mu, çok severler tüylü küçük yaratıkları. Artık çocukluktaki apartman kedisi bağımlılığı mı yoksa vicdan azabı mı bilinmez. Belki de sadece şefkat sadece sevgi değil mi?! Önce arandı kedi bakım evleri, bazı kedi meraklıları, sonra bir süreliğine “neyse bizim bahçeye gelsin, evini bulana kadar” dendi.

Hikâye uzun, Burcu mütemadiyen şaşkın.

Kedi, komşulara teslim edilmiş, yiyip içiyor memnun, aradan haftalar geçmiş ve birden yeniden Burcu ve arkadaşının karşısına çıkmaya başlıyor, aradan haftalar geçiyor ve yine yolun ortasında onlara doğru koşuyor…

Hikâye uzun, kedi çok hasta… Birileri Nar Tanesi’ne bakmalı.

Eko-Evde, kedi üzerinden “doğru” ve “doğal” olanın tartışması sürüyor; etik metik, şu bu, fareler ve insanlar, insanlar ve insanlar, insanlar ve neandertaller; yarattığımız tüm karmaşa kucağımızda, kucaktaki ve ortamdaki tek masum bebek hasta.

Ev sahibinin tembihi sanki anayasanın ikinci maddesi! Giremez bu eve hiçbir kedi!

Bir kutu ile balkonda bakılıyor Nar Tanesi’ne, homeopatik ilaç mı dersin antibiyotik mi dersin hepsi deneniyor. Fakat hava soğuk… O sırada Burcu’nun kalbi çok sıcak olsa da iç korkuları, şusu busu, mazeret edilemeyecek bilinçaltı kirlilikleri ile ortam daha da soğuyor. Gece, aklı selim, bilinci açık, beynine oksijen giden dostlar geliyor, kediyi evlerine götürüyor. Gündüz  ise pek aydınlık haberler gelmiyor, Nar Tanesi cennet bahçesine gidiyor.

Sözü uzatmasak, kedinin Burcu’sunu daha fazla yormasak? Bu hikâyeye bu kadar da ehemmiyet vermesek nasıl olur?

Elbette üzerine düşündü Burcu, kendi duruşundan, fikrinden neden taviz verdiğini, niçin sorumluluk alamadığını, vicdanına sığınmadığını ve üşüyen bir canlıyı eve almadığını. Anladı ama nedenlerini, çünkülerini; kendi sesini duyabilmesi ve dışarıya da duyurabilmesi, duygularının sorumluluğunu alabilmesi biraz zaman aldı.

Arkadaşı da şöyle bir yazı yazmıştı https://icimdensohbetler.blogspot.com/2015/01/nar-tanesi-migi.html

Geçelim mi artık Raziye’ye, şifaların şifası güzelliğe?

Raziye, bunca kediden sonra, Burcu’nun hakiki göz ağrısı.

İlk evvela (Burcu’nun babaannesi hep böyle derdi “ilk evvela”…), annesi ve kardeşiyle geliyor Raziş, çok geçmeden onlar gitmeye karar veriyor. Tabii o sıralar Raziş’in adı yok… Burcu, karşılaştığı memeli dostlara isim vermekte hep çok hızlı davransa da bu kez şaşırtıcı şekilde ona sadece “kedi!” diyor. Kedi huysuuuuz, kedi hırçıııın, saldırgan ve en kötüsü ayak altında dolaşıyor;  insanı çıldırtıyor, tam bir zırdeli, hem sürekli aç hem de intihara kalkışıyor, tısssslıyor, cırmalıyor.

Burcu ki kendini kedi sever sanır, Burcu ki sıfatların en güzeline layık değil mi efenim(!), karıncayı bile incitmez  (fareler, karafatmalar karıncadan sayılmaz değil mi) bir türlü sabredemiyor; hırçınlaşıyor kediyi ayağının altında her gördüğünde, bağırıyor, çağırıyor ve daha da ileri gidip “Benden ne istiyorsun?” diye soruyor…

Haftalar geçiyor, kedi hala bahçede, kuru ekmeğe bi avuç lor peynirine talip her daim tısssslarken ziyaretçi bir dost diyor ki: “Bence o senden bir isim bekliyor”.

Burcu düşünüyor; öyle olabilir mi gerçekten?

Kedilerin Burcusu, alıyor kafasını, Pamuk’un hayal meyal görüntüsünden, tekirin cırmığından, üçrenklinin ev tutkusundan,Zorro’nun asilzadeliğinden ve Nar Tanesi’nin bıraktığı bulanık sudan geçiriyor. Nefes alıyor ve razı oluyor yeni gelene; razı ediyor Burcu’yu kedi o anda yeni ismiyle: Raziye

7 gün sonra Raziye bir kucak kedisine dönüşüyor, ayakların arasında dans etmeyi henüz öğrenemese de, o evin güvenli olduğunu, bu insanların ondan razı olduğunu seziyor adeta. Böyle olmuş olmalı çünkü mucizevi şekilde değişiyor ilişkileri. İnanmazsanız şahitlere sorabilirsiniz. Keşke video görüntülerini paylaşabilseydik sizinle tüh!

Burcu’nun şimdiler bitmek bilmez bir Raziye özlemi var; Raziş onun ilk göz ağrısı. O Burcu’ya çok güvendi, hatta onun kucağında doğurdu ilk ölü bebeğini, ikincisi Şugar’ı büyütüp de getirdi. Keçeden yuvasını da Burcu yapmıştı; son doğumu da o güzel yastığın üzerinde yapmamış mıydı? Gece (erkek) de o bebelerin arasındaydı… Gece, davranış olarak annesinin tıpatıp aynısıydı; asabiiiii, huysuuuz, ürkek, saldırgan, her daim meraklı. Annesinin kaderini de paylaştı; birkaç hafta geçti, büyüdü, güvenmenin mümkün olduğunu öğrendi ve bir kucak şımarığına dönüştü. Bu arkadaşlar orman kedisiydiler ve öyle kaldılar. Evdeki yemek artıkları, yoğurt, ekmek ile beslendiler. Kurusu yaşı mama ile tanışmadılar. Duvara çarpıp yaralanıp düşen kuşlar, yavru yılanlar, fareler, çekirgeler vardı menülerinde. Bir de çok sevgi, çok okşama, çok ilgi… Ancak anayasa hiç ihlal edilmedi, fare Dario’nun ziyareti haricinde hiç biri eve girmedi, en soğuk kış günlerinde dahi. Anladılar hayır’ı, evet’i.

Evden önce Burcu gitti…

Sonra kediler gitti…

Ama ne ormandaki ev ne kediler Burcu’nun içinden bir yere ayrılmadılar.

Burcu bu sefer de İzmir’de bir köye gitmişti… Yerleşmesinin üstünden üç beş gün geçmişti ki arkadaşlarıyla bir kedinin, evlerinin yanında doğum yapıp yavruları bıraktığını fark ettiler. Mart soğuğu var, ayaz… Yavrular daha üç dört günlük olmalılar. Annenin doğum yaptığı yer pislik doluydu, çer çöp, pul pul olmuş straforlar…

Yavru kediler canlı mıydı değil miydi?…!!! Gözleri, ağızları strafor parçalarıyla doluydu. Görüntü feciydi, kan revan… Dört yavru mu vardı? Yaşlanan Burcu’nun hafızası da pek de iyi değildi… Yavruların annesi yakında gelebilirdi belki ama onu beklemenin hiçbir anlamı yoktu.

Burcu’nun kafasındaki Nar Tanesi klasörü çoktan açılmış, içindeki kara belgeler saçılmıştı.

Üstelik henüz manifestolarına(!) eve insan dışı hiçbir canlı girmeyecek maddesi de eklenmemişti.

Yavruları bir ayakkabı kutusunda eve aldılar.

Kulak çubuğu, kantaron yağı, ılık su, pamuk, eski kıyafetler, oksijenli su hazırlandı. Yaş da olsa odunlar harlamalı sobayı. Straforlar temizlendi,  öldü ölecek haldeki kedilerden umut kesildi kesilecekti.  Telefon gerek! Kedileri iyi tanıyanları aramak…

Dediler ki onları ısıtmak yetmez, tik tak saat sesi ile annenin kalp atışını hissetmeleri gerek. Vücut sıcaklıkları normale dönsün diye dönüşümlü avuç içine alındı, Reiki verildi, dualar okundu. Bir süre sonra hepsinin kalp atışları hızlandı, miyavlar, ciyaklar gırla gitti… Saatler sonra anne aydınlık odanın kapısına geldi; yavrular, ayakkabı kutusu ile Mart soğuğunun kalbine anne kucağının sıcağına bırakıldı.  Anne hep geldi gitti yavrular bir daha görülmedi.

 

 

Sıra geldi Burcu’nun son göz ağrısı Urla’nın Burcusu’na

Burcu, seneler içinde, canlı cansız varlıkların ona bir şeyler anlatmaya, hatırlatmaya, bilen insan olma yolunda ona rehberlik ettiklerine inandı. İnanmayıp ne yapacaktı? Yaşamın, her saniyesinin karşılaştırmasız değerde eşit ama her biri eşsiz kaçınılmaz mecburi deneyim olduğunu kavradı.

Yaşam şekillendi ve Burcu kendisini İzmir’de Urla’da, aile yuvasına uzun süreli bir misafirlikte buldu. On ay geçti, on çeşitli zorluklarla örülmüş ayın sonunda bir akşam yine bir geniş aile sofrasında bahçede dolanan bir sürü kedi arasından “O” kendini belli etti. Bir takım şakalaşmalar oldu, bu kedi kalır mı gider mi, derken, günler geçti, kedi bir türlü gitmedi. Genç erkeğin daha suratının hatları bile tam yerleşmemişti, çok yakışıklıydı.

“Kesin birileri evden atmıştır. Vay vicdansızlar! “

“O kedi burada kalmasın. Beslersek gitmez!”

“Kedi sevgi istiyor, belli ki bizi ailesi olarak seçti”

“Gel psipsi gel … Gel oynayalım”

“Nerden çıktı bu kadar kedi birden?!”

“Bir sorumluluk daha istemiyorum!”

“Severseniz gitmez!”

Çok çeşitli sesler… Ailenin her bir bireyinin sesi bir kedinin gerinmesi kadar doğal olarak kendiliklerinden çıkıyordu. Her bir ses Burcu’nun içindeki olasılıklar dışında bir şey değildi; başka koşullarda başka deneyimlerle bezenseydi hayatı, Burcu’nun ses telleri bu sözcüklerle titreşirdi. Büyütmeye gerek yoktu. Herkesin huzuru sağlanmalıydı. Kediyle içten içe örülmüş bir bağ hissetse de onu sahiplendirmenin en doğru karar olduğunu söyledi Burcu aile çemberindeki sohbette. Fotoğraf çekildi, etrafa haber salındı. O zamana kadar sonsuz sevgi, su ve yoğurt ekmek verilecekti… Daha şimdiden onun da bir “sınavcık” olduğu anlaşılmıştı.  Aileyi düşünmeye, sorgulamaya,  eylemeye, daha önce hiç yapmadıkları şekillerde konuşmaya ve sorumluluk almaya yönlendiren bir öğretmendi belli.

Üç gün sonra, kediye dair salınan haberlere rağmen bir talip çıkmadı.

Ailenin dört yaşındaki insan evladı kediye çoktan bir isim takmıştı: URLA!

Urla veterinerle tanıştı, aşıları yapıldı.

Sonra bir gün Burcu’nun kucağına çıktı kedi, Burcu ona sordu içten, samimi:

Ne istiyorsun-Ne istiyorsun- Ne istiyorsun?

Miyav iki patisini birden Burcu’nun çenesine koydu, gül yapraklarının yumuşaklığıyla… Bir yüzüne, bir göğsüne, bir göğsüne bir yüzüne ah o paticikler…

Burcu baktı Urla’nın gözlerine ve kocaman, kendinden emin bir TAMAM çıktı ağzından.

Akşamki sofrada, Urla’nın sorumluluğunu üstlendiğini, aile bahçesinden ayrılana kadar onun da misafir olarak kabul edilmesini rica etti. Yeni bir tartışma olmadı, herkes yapabileceklerini, yapamayacaklarını, sınırlarını ifade etti ve hikâye böyle başladı.

Devam ediyor…

 

Hikâyenin tüm kahramanlarına sevgi, saygı ve selamla! Bir kusurumuz olduysa affola!

 

Reklamlar

Burcular ve Fareler

Burcular ve Fareleri takiben Burcular ve Kediler de yolda…

Burcu’nun farelerini anlatmış mıydım size?

 

İsimleri yok idi Burcu onların hikayesini resmî bir şekilde kabul edene dek; olan biteni gözler önüne sermeye hazır hissedene dek… Şimdi onlara da kediler ve köpekler gibi birer ismi ödünç verme zamanı:

Adem, Çerkeş, Laplap, Dario, Noname, Silik, Mimi

Adem, kalabalık bir ailenin sıradan, belli belirsiz, fark edilmesi güç, en sessiz ve üzgünüm ama en faydasız üyesiydi. Sanırım doğumda beyni hasar görmüştü, kafasının sol yanı azcık içe mi göçüktü neydi. Fakat ne özel bir bakıma ihtiyacı vardı ne de ilgiye. Yalnız, amaçsız, dalgın ve zamansızdı.

Peki Adem’in Burcusu? Adem’in gözünden kimdi Burcu? Olsa olsa, görüş mesafesi bir kuyruk kıvrımı kadar kör olan bu kısır alemden kendisini kurtaracak….(evet! kurtulmayı istemesini, yani bir şey istemesini sağlayacak)…. Bir kahraman olabilirdi Burcu.

Anladın değil mi okur?! Burcudur bunu yazan, üçüncü ve tarafsız bir el değil. Ben değilim…Adem’in Burcu’sunu üçüncü ağızdan ve üçüncü gözden anlatacak olsak şöyle derdik: “Burcu, Adem’den bir çok açıdan farksızdı. Kalabalıklara doğmuş, fark edilmesi güç, hiçbir şey yapmayan ama yapmak isteyen, ama fark edilmeyi bekleyen ama seçilmeyi ve faydalı olmayı arzulayan ve ancak yumurtasından çıkan bir kuş kadar doğum sıkıntısı yaşamış sağlıklı, sıradan, tırsak bir insan türüydü. Vicdanı da aklı gibi sınırlıydı, sadece insan olduğu için acımayı öğrenmişti. İşte tam da bu yüzden Adem’in boğularak ölmesini sağlarken (bak bunu da yazan Burcu ben değilim…3.kişi yazsaydı doğrudan “Adem’i öldüren” diyebilirdi) midesi bulandı, kendine kızdı, ölüm reçetesini verenlere çıkarttı faturayı ve hatta aç gezinen gözü tok kediye bile öfkelendi. İnanır mısınız Adem’in Burcu’su, alemin gördüğü en şaşkın türün dişisi o akşam üstü ağladı, karnını tuta tuta… Ağlarken beyninin kıvrımlarında bir fare klasörü belirdi, canı yanar midesi bulanırken klasörün tarihi atılıyordu.

 

Çok saçma, trajikomik bir sahneydi hatırlıyorum.

Ben kim miyim? Tarafsız, katıksız bir fare ruhu…

 

İkinci farenin ismi Çerkeş

Çerkeş tam bir kurnaz hizmetkârdı. Duvarlar-arası geçmeyi becerir, midesine ve topluluğunun midesine hizmette kusur etmezdi. Aslında doğruyu söylemeli, biraz midesizdi bu Çerkeş; mum yer, kağıt yer, ayakkabı bağı yer, sabun yer, kuru boyayı bile yerdi. Ayaklarına ve ağzına bulaştırdığı için bir keresinde sarıyı, kurnazlığına yakışmayacak şekilde iz bırakmıştı. Burcu anlamadı… O gece ise rüştünü ispat edecekti Çerkeş, odayı köşe bucak tarayacak, en küçük kırıntıları bile toplayacak ve en önemlisi bir insanın tepesinden sessizce aşacaktı. Tıkırtıkırkıtırkıkır duvarlar arası geçiş için önce yerini sonra hızını aldı ve Burcu’nun kafasının üstünden başarıyla atladı! Odayı köşe bucak taradı, tüm kırıntıları işe yarar malzemeleri kesesine topladı fakat en babasını sona bırakmıştı, başucunda duran kilden yapılmış samanlı mı samanlı, buğdaylı mı buğdaylı oyuncak! Kesesindeki ağırlığı yüzünden hızlanamayan Çerkeş ne yazık ki Burcu’yu uyandıracak şekilde onun saçlarına dolandı fakat bir an sonra bir hayalet gibi duvarların arasında kayboldu.

Çerkeş’in Burcusuna bakacak olursak; o Burcu da adem’in Burcu’sundan farklı mı sandınız? Pek değil…İnsan evladı bu kolay mı?

Fakat Burcu, artık elini kirletmeyecek kadar akıllanmıştı, bir fare klasörü açılmıştı ve klasör kara bir belge ile doluydu. O meşum gece başucunda olanlardan ötürü sabaha kadar yorganın kuzeyini güneyini, doğusunu batısını ter içinde bırakmıştı. Sabah ilk iş halinden yakınmak ve yine bazı başka insanevlatlarına danışmak…  “Kediyi içeri al!” talimatı geldi, kedi odaya alındı. Kedi memnun, kış gecesini sokakta ya da sokaktan farksız mutfakta geçirmeyeceği için ona sunulan bu zevki bir ömürlük sanarak odaya yerleşti. Burcu şaşkını rahatladı. Bilemezdi, düşünemezdi kedilerin farelerden ölesiye korktuklarını, korktukları için onları tepeleme cesaretini kendilerinde değil yedikleri ciğerlerden aldıklarını. Ve sevgili dostlar bu kedi ne yazık ki ömrü hayatında hiç ciğer yememişti. Neyse ki “kedinin kokusu yeter kokusu” gibi iddialı cümleler kuran vatandaşlar olmuştu, ille de bir kovalamaca olmasına hacet yoktu. Kedi yatakta, kedi yerde, kedi soba başında, kedi aşağıda, kedi yukarıda…Kedi kapının altına işeyinceeeee kedi artık dışarda!

Burcu şehir çocuğu, Burcu kurnaz…  Kedinin kokusu yetermişmiş, fare oraya bir daha gelmezmişmiş!

Çerkeş kabilesiyle beraber duvarlarda yaşamaya devam etti. Burcu ise odadan taşınmadı, zaten nereye gidecekti, tıkırtıkırkıtırkıtırtıklarla beraber huzursuz bir uyudu bir uyumadı.

 

Üçüncü faresi Burcu’nun Laplap idi. Her sabah tavukların yemliğinde Burcu’yu selamlardı. Burcu her sabah kırka kadar sayıp, ayakparmak uçlarına kadar derin bir nefes alıp bidonunun kapağını öyle açar, elini yem tabağıyla daldırıp hızla çıkartır bu sırada da etrafa buğday danelerini saçardı. Laplap kaç kez o kapağın iç kısmına tutunmuştu Burcu’nun tuttuğu nefesi fark ederek. Çok şefkatliydi Laplap çok! Burcu’nun hafızası da benimki de biraz karışık yalnız; Laplap ile Burcu’nun bu bitmek bilmez korku dolu karşılaşmalarının neticesinde ne olmuştu? Köyün amansız avcısına mı haber vermişti, fareleri haklama görevini bu kez de böyle mi üstünden atmayı denemişti? Çünkü Burcu elini kirletmemeyi öğrenmişti! Laplap zeki ve kıvrak bedeniyle o avcının elini ısırıp da mı kaçmıştı yoksa farelerin sırrı çözülememiş görünmezlik pelerinini giyip hızlıca sıvışmış mıydı, belki de Laplap buğday bidonunun içinde kendi cennetini cehenneme çevirenlerdendi.

 

Burcu’nun dördüncü faresine gelelim, sahi kaç faresi vardı Burcu’nun?

6

4.Farenin ismi Dario

Ah gezgin fare Dario ah… Dario bir ekofare idi; doğal, natürel, organik fare… Ekolojik yapıları sever, bilfiil oralarda çalışırdı. Tabii özellikle açık mutfak yapımında ya da gerekirse yıkımında! O gece yine ekomutfakta, ekogıdaları bahçeye dadanan eşeklere karşı koruması gerekiyordu fakat ne olmuşsa ekomısırların arasında uyuya kalmış ne sarsıntıları duymuş ne eşeklerin sidiklerinin kokusunu almıştı. Ertesi gün daha önce hiç gezmediği şekilde gezmeye çıktı. Ekomısırların arasında, sarsıla sarsıla önce kuzeydoğu yönünde sonra güneybatı yönünde ileri geri gitti, bir ısırık ekomısırdan ve sonra batıya doğru, ancak bir kediden kaçtığı zamanlardaki gibi hızlı olmasına rağmen bu kez hiç yorulmuyordu  sepetin içinde… Sarsıntı geçti, oh bi ısırık daha… Karanlık aydınlanmaya başladı, hışırtılar arttı, bir şeyler oluyordu, mısırlar gök yüzüne uçuyordu, hayır nayır olamaz yoksa bunlar organik değil miydi?!!! Yoooo…. Son mısır gitmeden ve bu deli saçması işin sonunda yakalanmadan kaçmalı ve kusmalıydı tüm yediği menşei belli olmayan mısırları…. Derken hooop! dörtduvar arasında buldu kendini.…Gözlerini bin açarak, insan türünden çok daha hızlı karar verme becerisiyle en karanlık, en dar, en kuytu yeri seçti ve oraya zıpkın gibi daldı.

Burcu’dan bir bahis duymak ister misiniz yoksa böyle iyi miyiz? Bence Burcu bok yesin… Artık bu kez de akıllanmazsa lütfen eko-meko  ama bi bok yesin. Ama hayıııır, yoooo, neticede Burcu bi insan türü işte, en homos’apiensinden*.

Şapşal Burcu ve arkadaşları en eko-etik sebeplerden eve girmesi engellenen kedilerini (kediler ciğer ve balık artıkları yedikleri için olsa gerek) bu kez eve almakta pek tereddüt etmediler. Zavallı tüyü yumuşaklar, kucakseverler bu fikri beğenmediler. Kediler başka konu! Kediler istediklerini yapmayı severler, istemediklerini yapmayı haliyle sevmezler ve KEDİLER ve BURCULAR ayrı bir öykü konusudur. Neyse, kediler canhıraş cama pencereye saldırıp kaçmak istediler, tanımazlardı evin pvcli kokusunu, almazlardı fırının altına gizlenen farenin sinyallerini o karmaşada. Kedileri maşa olarak kullanma fikri beş dakika bile umut vermedi.

Günler geçti, eko-mutfağını özleyen, otostopçu gezgin Dario aralık bırakılan tel kapıya tırmanıp dışarıyı izledi. Atlayıp kaçabilirdi ama dakikalarca dolunayı izlemeyi seçti, mis gibi hava vardı ve tam “hadi yetti bu gezi, ben bu pvc mutfaklara düşecek fare miydim” dramını yazacaktı ki bir kıpırtı gördü bahçede. Burcu şaşkını elinde fener, görmüştü tabii kapıya tırmanan faresini. Korkak, sinik izliyordu uzaktan, sözüm ona çaktırmadan… Dario kapı önündeki kedileri de fark etti ve vınnn geldiği deliğe geri…

Hikâyenin sonu Burcular için de fareler için de acıklıydı. Burcu yapacağını yaptı, direnemedi, hayır o tuzak bu eve girmeyecek diyemedi. (aslında fareler Burcu kadar büyütmüyordu meseleyi, ölüm vardı, hayat vardı, işte o kadardı)

Midesi bulandı Burcu’nun… bunu niye defalarca bunu yaşadığını düşündü…kendini bir şeylere ikna ettiğini sandı. Hatta kendisi, kendisini daha önce de bazı şeylere ikna etmemiş miydi? Bu hikâyelerin boşa olmadığına inanıyordu, hatta hayvan sembolizminde** fare neymiş, çin astrolojisi ne diyormuş ona bile baktı. Düşünün, bizim Burcu birkaç yıl içinde BUNCA (!) akıllanmıştı, akıllı, öldürmeyen tuzakları da düşündü düşünmesine ama aksiyon yok aksiyon!

Sebep… Fikrigelişmemişlik mi desek… Bi yandan düşününce basit; burası senin evin fare giremez, farenin evine de sen giremezsin. Denklem bu değil mi? Girersen fare deliğine yersin burnuna ısırığı.

4+birinci farede sıra. Bu 5. Fare değil… Bu, altı farenin arasına giren bir misafir; Burcu ile hiç karşılaşmadılar, sadece birkaç saati paylaştılar.  Çok derin yarıklar açtı bu bir kaç saat Burcu’nun yüreğinde… Bu kez fareler büyük gol atmıştı. Birikmiş tüm suçlulukların lekesini bu kez silinmez hale getirecek bir vuruş. Kendisini NONAME bırakıyoruz, bazı şeyleri kendimize saklayalım.

  1. Fare Silik

Koltukla geldi koltukla gitti

Bir topluluk faresiydi Silik. Bir gece mi kaldı, daha mı çok bilinmez ama zararsızdı. Bu kez evdeki herkes işbirliği yaptı ve Silik’in saklandığını sandıkları koltuğun etrafını sardılar, kaplar, fenerler, yastıklar hazırdı. Olmadı… Rızasıyla çıkmadı. Koltuğun kendisini çıkarttılar. Belki de zavallı insan evladı kendi kafasından bazı tahtaları çıkartmıştı sadece belki de Silik mutfağın gıcır dolaplarının arasında çoktan altıncı yavrusunu doğuruyordu kim bilir… Burcu feci durumdaydı. Burcu bu hikayenin hiçbir yerinde iyi bir yerde olamadı zaten. Orası iyice anlaşılsın isteriz. Burcu o zaman da çok kötü durumdaydı belki de Burcu’nun anlaması gereken buydu…Fareler gerçekten kendisine görünerek bir şey anlatmak istiyorlardı, anlayacak mıydı?

  1. Fare Mimi

Çok masum, çok meraklı, çok çaresiz, çok susuz…

Sıcağın asfaltta yarattığı duman vardır ya hani, hani filmlerde çok severiz o anlatımı, hani böyle boyutlar arası bir kapı gibi dalgalanır hava, gökyüzüne doğru yükselir gibi olur, işte onu evin içinde salonda düşünün. Öylesi sıcak bir gün, masada çalışan Burcu bir karaltının pıtırt hareketini görür mutfakta. Gidip bakar, tavuk tüyü mü diye değildir… Hemen anlar hemen! Akıllı Burcu çok akıllıııı ablaları abileri siz bilmezsiniz! Anlamasına anlar da bu sefer kesinkes o tuzak kurulmayacaktır, kapan alınmayacaktır. Bu kez sorumluluk alacak ve öldürmeyen kapan yapacaktır. Akıllanmıştır çünkü… Bu kez ölüm yok… AZCIK anlamışmış onun canı benim canım diye… Peki Burcu hanımcığım, fare hakları filan iyi de tavuk hakları, koyun haklarına ne demeli ya balık hakları? Kumaşı hep kendinize yontuyorsunuz bakıyorum.

Herkese kapıları kapalı tutmalarını tembihler, farelerle hikayesi vardır çünkü Burcu’nun, hepsi çok hazindirrrr çooook siz bilmezsiniz… Ah o fareler yok mu (Ah o Burculara ne demeli) Günler geçer, kimse pek de inanmaz Burculara, yanlış görmüştür o… Hanimiş pisliği? Hanimiş kokusu? Hamiş hamiş??! Sonra ilk haber bulaşık makinesinin arkasından gelir, bir sonraki hafta orada da iz kalmamıştır. ÇIKMIŞTIR  O ÇIKMIŞTIRLAR, AMAN TEZGAHTA KIRINTI BIRAKMAYALIMLAR, YANLIŞ GÖRMÜŞSÜNDÜRRRR, TÜYDÜR O TÜY, O GÜN HAVA ÇOK SICAKTI BAŞIN DÖNMÜŞTÜR… filan derken atölyede görür Mimi’nin son izlerini. Mimi biliyor muydu o kakaları kağıt aralarına, duvar köşelerine, minder altlarına yaparken son kakaları olduğunu? Bilse yapar mıydı…

Neyse, odadaki ekşi kokunun sebebini sabunlu su sandı Burcu, “du biraz daha çalışayım öyle dökerim” dedi. Tütsüler geldi tütsüler gitti; adaçayısı, biberiyesi, yok efenim lavantası derken hiçbir koku bastıramadı Mimi’yi… Çünkü o çok masum, çok meraklı, susuz ve çaresiz bir fareydi, bari kokusuyla güçlü bir şekilde “ben BURADAYIM” diyebilsindi.

Mimi kokarken

Burcu leğendeki suyu boşaltırken

Eko-mısırları sepetten çıkartırken olanın aynısı oldu

Burcu sezdi tam 3 sn sonra önüne gelecek olanı.

Lap…!

***

Fareler ya canlıydı ya ölü ama hep gizemli…

Burcular ise farelerin gözünde sadece bir zombi

 

*

homo sapiens -uomo sapiente-uomo(insan) sapere-(bilmek)

bilen insan

bilen insan mı?

biz o değiliz orası kesin, en azından ben değilim. Ben ancak ancak unutan insan olabilirim. Bu dünyaya da bütün unuttuğum sularda yüzeyüze, ağzıma burnuma temizi pisi tüm suları kaçıra kaçıra, her türlü boğulma ve bilimum su canavarları tehliklerinden belli nitelikleri kazanarak sağ çıkabilmek için gelmiş olmalıyım. Farelerle ilgili neyi unuttuğumu bulurum diye yazdım…

 

** merak ederseniz diye:

 

https://kiminlepaylasayim.wordpress.com/2018/08/06/gizliyi-arayan-saklambac/