Kategori arşivi: Bahçecilikle Tanışma

Heryer benim evimdir, peki ya İstanbul?

İstanbul’dan hiç ayrılmamış, ayrılamayan, asla ayrılmam ve ayrılmayacağım diyen tarafım için de İstanbul’da gezeceğim.

Nereleri mi?

Kent bahçelerini, bostanları ve şehirde doğaya emek verenlerle sohbet edeceğim.

Yakında :)

(inşallah’ı da ekleyeyim…)

Altın Kızlar’ın salça maceraları

Köylerimizin hepsi güzel ama tıpkı bir elin parmakları gibi hepsi de birbirinden farklı. Sanıyordum ki benzeyecek “hızmatların” yani “günlük işlerin” adetleri, bir de baktım ki olay öyle değil…Salçası, pekmezi, turşusu, ekmeği, güneşi bulutu başka olur-muş- köylerimizin.

21 Eylül’de mevsimin ilk büyük yağmuruyla aynı anda Bayramiç’e varıyorum (yeniden). İki gün sonra Ahmetçeli’ye sevgili Sevinç abla ve muhtar eşi Hüsamettin abinin evine varıyorum. Yağmurdan bir damla bile düşmemiş köye…Tam bir salça havası var! Okumaya devam et Altın Kızlar’ın salça maceraları

Dersimiz: Ülkemizi Tanıyalım Konu: Kapıdağ Yarımadası

Bazen algılarımın yaşadıklarımı değerlendirmeye yetmediğini düşünüyorum. Sanki fizyolojik olarak beynim, gelen uyarıcıları doğru şekilde kodlayamıyor ya da bunca zamandır ona öğrettiğim(!)den  farklı biçemlerle karşılaştığı  için yavaşlamaya tutulmaya başlıyor.

Nasıl neden ne için olmuş da öğrenme biçimlerimiz kısıtlanmış, kalıplara sokulmuş, at gözlüklerine hapsedilmişiz(m). Hangi bilinçle ya da bilinçsizlikle kafamı çevirmemişim öteki yöne. Niye sormamışım, neden, ne zaman, niçin, nerede?

İşte bu seferki yolculuğumla ilgili anlatmak istediğim tam da bununla ilgili. Okumaya devam et Dersimiz: Ülkemizi Tanıyalım Konu: Kapıdağ Yarımadası

Ada Günlüğü 2

İstanbullu olanlar bilir şöyle bir laf dolaşır aramızda:

“Yıllardır burada yaşıyorum bir kez olsun şu Kız Kulesi’ne gitmedim”

“bir kez olsun Yedikule Zindanları’na gitmedim”

“bir kez olsun Pierre Loti’ye çıkmadım”…

bir kez olsun bir kez olsun bir kez olsun…

İstanbul’un girdabında, dibe gitmemek için çırpınırken bazı şeyler zamana teslim edilir, ertelenir, sonra da onlardan vazgeçilir…

Çanakkale’nin çekim merkezleri İstanbul’unki kadar olmasa da son zamanlarda Bozcaada ilk sıralara taşındı. Hem de elbirliğiyle, ilmek ilmek dokundu bu turizm projesi.

(Bir Pleasantville öyküsü de diyebiliriz…) Okumaya devam et Ada Günlüğü 2

Temmuz güneşinde Çanakkale ile buluşmak, ayrılıp yeniden inatla ona dönmek…

Güneşte kavrulan toprağın güvenli kollarında bir tohumum şimdi.  Varoluş içgüdüsü dışında hiçbir varlığı olmayan, bu saf bilinçsizliğinde saklı soruları olan yalnız bir tohum…

“Kök verirken hangi yöne ne kadar uzamalıyım?”

“Filizlenirken canım ne kadar yanacak?”

“Peki ya sonra?”

Sonra,

koskoca bir köyün terkedilmiş eski küçücek bir mahallesinde yeni bir yaşam kuranlar

bu yalnız tohumun yolculuğunda ona yol gösterenlerden oldular…

*

Vazgeçilmezim olan sorularımla muhtemel cevapları(m) arasındaki çabasızlık parantezinde

sorgulamama, düşünmeme anları

gerçek  üretken zamanlarımı yarattı.

* Okumaya devam et Temmuz güneşinde Çanakkale ile buluşmak, ayrılıp yeniden inatla ona dönmek…

Bugüne Dönüş-Doğada Gözlem

 Bodrum-Torba

E&H Sağbili ailesinin yanındayım. Aslen Ankara ve İstanbul’da yaşamış ama uzun yıllardır Bodrum’a yerleşmiş çocuklarını burada büyütüyorlar. Daha 1 ay önce Torba’nın ıssız bir mevkiine taşınarak doğayla olan ilişklerine yeni bir boyut katmışlar.

Ben de bu tazeliğin içinden kendime bir pay buldum işte…

Bugün 7:30’da kalktık sebzeleri suladıkı.Toprak uzun süre susuz kalacağını biliyormuşcasına derinlerine kadar emdi.

Öğlen başlayan tohum arşivi düzenlemesi halâ sürüyor (tabii kara sinekler rahat vermiyor, sivri sineklerin çıkmasına da az kaldı)

Sağbili ailesinin Tohum emanetçiliği işte böyle! Daha yüzlerce tohum beni bekliyor....

Birazdan yaban domuzları ailesi gelecek, bahçe duvarının dibinde akşam yemeklerini yiyip sularını içecekler. Ve belki de bütün gece homurdanıp ısınmış taşların altında keyif yapacaklar. Sağbili ailesi bir aydır onların önünden geçen bu aileyi beslemeye başlamışlar çocuklar da bu işten müthiş keyif alıyor.


*Dün akşamki görüntü, korktuğum için balkondan ayrılamadım ve domuzlara yaklaşamadım…

(Tabii az önce yemlerine dadanan tosbaa olmasaydı)

An an hırsızlığı kareledim, kaplumbağa nefis karpuz kabuklarını domates ve biberleri dakikalarca mideye indirdi...Umarım yolda domuzlarla karşılaşmaz

Çocuklar zaten bu yaşamın ayrılmaz bir parçası olduklarını öyle hissettiriyorlar ki, hayvanlara bitkilere ve yaşamın akışına olan hayranlıkları ve doğayı kabullenişleri bana çok şey anlattı.

Şimdi yanı başımda ot ve bitki çeşitleri kitapları ve elimin altında yol arkadaşımla çalışmaya ve geleneksel tohumlarımızı arşivlemeye devam! Kuralları hatırlayalım “yediğimizi hakedeceğiz!”

Su gibi git su gibi gel

Güle güle Havran

Güle güle çiçeği meyveye bağlanan nar ağaçları, kuru dallı zeytinler, böcek dadanmış kayısılar, koca kiraz, tohumunu alıp sakladığım gelincik çiçekleri, tarlada yapılmayı bekleyen yıkık ev, güle güle bülbüller, rüzgâr gülleri, balık otları, sütleğenler, meşeler, kurumuş Havran deresi, kurumayan Eybek suyu çeşmeleri, Havran leblebisi, güle güle karadut suyu ve eşsiz gün batımı…

Havran-adolu 2

Kahvaltı tepsisi tap taze tereyağ, harika bir koyun yoğurdu, salata, yumurta ve Edremit yöresinin zeytiniyle donatılıyor! Bu kahvaltıyla insan tüm gün zımba gibi çalışabilir sanki.

Bodrum gezisi sonrasındaki 1. Havran ziyaretimde derneğin işleri üzerinde çalışmak için kendimizi bilgisayarlara kaptırıyoruz . Ben ise bir yandan öğleden sonra İvrindi’de yapacağımız bahçe çalışmasını düşlüyorum…

*

Balıkesir ve Çanakkale ışığı, rengi, kokusuyla insanı kendine aşık edecek kadar büyülü. Tepeleri, düzlükleri, ağaçları o pırıltılı ovaları şaşırtıcı derecede güzeller. Binlerce yıldır medeniyetlerin bu toprakları kutsaması boşuna değil ancak bendeniz küçük bir çocuk gibiyim yeni yeni keşfediyorum…

Bölgede azalan bahçecilik ve tarımsal faaliyet ile artan hayvancılığın etkilerini gözlemek çok zor değil. Köylülerin hemen hepsine ait birer dam, damlarda devlet teşviği ve banka kredisiyle alınmış Hollandalı sığırlar…Çoğu tarlada arpa, yulaf, yonca ekiliyor hepsi de hayvan yemi oluyor. Eski köye yeni adet işte böyle yerleşiyor.

Biliyorum ki değişen her teknoloji ve küçük çiftçinin haklarını korumayan politikalar ister mimarî bir çözüm getirsin ister ekonomik bir katkı, geldiği yerdeki kültürü kısa ya da orta vadede mutlaka ama mutlaka etkiler. Teknoloji ya da politik uygulamalar o yerin kendi ihtiyaçlarından çıkarak oranın insanı tarafından üretilmemiş ve talep edilmemişse genellikle bir çarpıklığa ya da bir hazımsızlığa neden oluyor.

Elbette dünya değişirken bunların hepsi olası,ancak sadece bazı gelenek ve göreneklerin yerine getirdiği görevleri bu modern araçlar çözemeyeceği için görevler de işlevler de yüzlerce yıllık yapı da inanılmaz bir hızla değişiyor. Gençler gülüyor yaşlıların ise düşünceli.

Hiç sahip olmadığım bazı değerlerin yok oluşunu hep benim olmuşlar gibi acıyla izliyorum. Arif abi Çayırlık’ta gezerken çocukluk hikayelerini anlatırken öyle heyecanlanıyor ki ben bile kendimi o zaman diliminde hayal ediyorum.

Yaşam koşullarının çok çok zor ama hayatın çok keyifli olduğu yıllarda…

*

Sıkıman denen mevkiide fasulyeler sulanıyor, sulama işlemi kolay çünkü hemen tarlanın yanından bir dere akıyor. Sulamadan sonra çapa için bir kaç gün geçmesi beklenecek.

Havran-adolu

Haziranın ortalarında Havran’a doğru yola çıktım. İlk defa çift katlı bir otobüsle şehirlerarası yolculuk yaptım ve yolun sonunda toplanmayı bekleyen kirazları hayal ettim.

Tam kirazları düşünürken Arif abi beni bir kitapla tanıştırdı: “Soğuk iklim hububatları”

Antalya’da elime orağı ilk aldığımda hissettiğim heyecan yine geldi oturdu midemin üstüne bir yerlere. Eski ciltli kitaplar içlerinde her ne olursa olsun geçmişe ait olmalarından ötürü bende merak uyandırırlar.

O kapağındaki doku, renk, kendiliğinden sararmış kimisi yıpranmış kendine özgü kokulu yapraklar…

Ve işte bu kitapta da o taba renkli kalın kapağının altında 1950’lerden kalma sözcüklerle karşılaştım. Taa ilkokulda bize öğretilmiş basit denklemlerden: mevsimlerden, topraktan, coğrafyadan, suyun kıymetinden, buğdayın kutsallığından bahsediyordu o yaşlı kelimeler, şimdi unutulmuş şimdi terkedilmiş tohumlardan ve tekniklerden ve elbette ekmeğini topraktan çıkartan çiftçinin bilgeliğinden…

Bugün Türkiye’de o çiftçilerin torunları ya ekmeğini ya da ekmeklik buğdayını çarşıdan alıyor.

*

Kitap beni içine öyle bir çekti ki uzun uzadıya okudum.  Yol tükenip bizi Havran’a getirdiğinde hala kiraz toplamak için hevesim ve enerjim yerindeydi. Eve vardık kapıyı açtık çantaları içeri dayayıp kapıyı kapattık ve doğru bahçeye!

"Beni yiyen sapıma döner"

Birbirinden hiçbir çit ya da duvarla ayrılmayan “komşu” tarlalar yol boyunca uzanıyor, her nevi meyve bana bakıp göz kırpıyor.

Yüzüm gülüyor az sonra ilk kez kiraz toplayacağım!

Kiraz ağaçlarının büyüklüğünü görünce çok şaşırdım öyle kocamanlardı ki, sonra yanı başında bir kayısı ondan da uzun, dalları ağırlaşmış üstünde sararmayı bekleyen meyvelerinden.

“Kirazı dallarının kökünden kopartacaksın, ancak öyle uzun süre çürümeden durur ama dikkat et o dibindeki çentikten çekme yoksa seneye oradan meyve vermez ağaç!”

Aman Allah’ım, şimdi elimin altında bir canlı var bu bir ağaç! Hem meyvelerini toplarken bir tuhaf oluyorum –hırsızlık yapıyormuşum gibi bir his kaplıyor içimi- hem de Arif abinin tariflerine uyacağım diye gözümü dört açıyorum ama olmuyor işte ilk defada bir çentiği kopardım bile…

Bu arada içinde olduğumuz “komşu” tarlaya yaklaşık 10 yıldır el sürülmemiş dolayısıyla bel seviyesinde otlar, dikenler, sazlar var her yerde. Kuru otlar halıgibi kaplamış toprağı,basarken ayağımın altında neler olabileceğini hayal ediyorum. Biraz ürküyorum çünkü saat neredeyse 20:00, akşam serinliği bastırıyor bazı hayvanların serinleme ve yemek yeme vakti! Arif abi ağacın tepesinde “en güzel kiraz” avında ben de  kopardığım çentiklerin vicdan azabıyla kirazı dalından değil meyvesinden toplayım mideye indirmeyi tercih ediyorum. Zaten kiraz toplama işinde adap buymuş “üç topla bir ye”.

Şimdi tüm bu zevkli deneyimin ardından http://www.dailymotion.com/video/xc7zyk_kiraz-toplama-makinasy_tech  insanoğlunun ağaçlara ve toprağa işkence ederek kiraz toplayışını bir izleyelim… Yaşasın endüstriyel tarım(!)

Bodrum’da Emanetçiler’le buluştum

Turgutreis Belediyesi ve Çatal Ada Sanat Çevre ve Turizm Derneği iş birliğinde, Turgutreis beldesi sahilinde düzenlenen EcoSiklet 2011 Turgutreis Estetik, Çevresel ve İşlevsel Deniz Aracı Tasarım Yarışması ve Yaz Çevre Şenliği etkinliği kapsamında Emanetçiler olarak stand açtık.

http://www.emanetciler.org  & http://www.emanetciler.wordpress.com

http://www.tohumagi.org

http://www.tohumambarlari.org

Kirpinin Ettikleri

Olağan misafirlere sadece çay çıkarmak yeterli olurken yemek yiyip yemiyeceği mutlak sorulur. Onun dışında fıstık kavurmak ve patlak yapma (mısır patlatmak) ya da ikisinden biri makbuldür.
Olağan misafirlere sadece çay çıkarmak yeterli olurken yemek yiyip yemiyeceği mutlak sorulur. Onun dışında fıstık kavurmak ve patlak yapma (mısır patlatmak) ya da ikisinden biri makbuldür.

Köyde “memur evi”  “köyün” ve “köylünün” evi demek…

Yalnızlık yok

Özel hayat yok

“Müsait olma” kavramı yok

Gece uyku sabah da kalkma saati yok

Köyde, memur evi “yokluk” evi olmakla birlikte misafirinin zenginliği gibi mutfağının da bereketli olması olağandır.”Yokluk” içinde bile o misafiri ağırlamayı bilmek, istekleri yerine gelemeyecekse nazikane geri çevirebilmek demek. Her türlü dedikodunun ve haberin özgürce paylaşıldığı bu evlerde çayın şekerin eksik olamayacağı gibi çocuğunun karnını doyururken köyün garibini de düşünebilmek gerek…

*

Emine Teyze ile bahçeye çalışmaya gideceğiz sabah 9. Ben geç kalmaktan endişeliyim çünkü güneş çoktan toprakları yalamaya başlamış. Serinliği hızlıca alıp götürüyor “Antalya’nın kavurucu sıcağı”.

Muhtarın anası sesleniyor: “Emine! A Emine! Haydi patatese”

Muhtarın anası ve babası 70 yaşlarında, gelinleri koşmları tüm işlerine aslında. Ama dedim ya muhtar evi başka türlü bir ev, hoş görülüyor eğer varsa bile bazı ihmaller.

Patates (kumpur) çekeceğiz bugün tabii ki kirpilerden kalanları…

1 dönüm kadar yer, silme patates ekilmiş. Etrafına kabak ve bir kaç ayçiçeği. Normalde 5-6 çuval taze patates toplanan bahçeden 3 saat çalışıp sadece 1 çuval toplayabildik.

Haso Amca ve Ümmü Teyze sık sık “Naapan, kurdun kuşun da hakkı o da yiicek elbet” “Bu yıl da bu kadarmış hakkımız” deyip beni avuttular. Benim ise aklımda kirpilere kurulacak tuzaklar vardı…

Hayvanların izlerini, davranışlarını, zamanlamalarını ve ne yapacaklarını bilmek anlamak ön görmek çiftçiliğin köylülüğün zanaatinin bir parçası işte.

Kirpi kumpuru ne kadar yiyeceğini çok iyi biliyor peki biz  toprağın ve doğanın bize verdiği bereketinin kıymetini? Biliyor muyuz?

Hasat

Tan ağarmış, gün daha doğmamış

Sessizlikte tek ses hâkim, o da ekmeğin sesi: Karç kurç, harş hurş! Kırçkırçkırç !

Alın teri toprağa karışmış işte o zaman dinlenme vakti gelmiş

Tadına varmamak mümkün değil

Keşke tohumlarını da ben atmış olsaydım o ekinlerin

Neyse ki daha yaşanacak çok hasat

Her hasatta bulunacak ayrı bir tat var…

Bir rüzgâr esintisinin, bir parça ekmeğin, bir yudum suyun kıymetini gerçekten ter dökmeden anlamak mümkün değil.

Onların yegâne ihtiyaçlar olduğunu anlamak için tek bir an gerekiyor.

Sonrası “rutin” ..

Cengiz Aytmatov’un TOPRAK ANA’sına selam olsun…