Kategori arşivi: Yolculuk içinde yolculuk

… Orada Buluşalım!

 

İNSAN BİLMEDİĞİNDEN KORKAR-KORKTUĞUNU İSTEMEZ-BİLMEDİĞİNİ SEVMEZ-SEVMEDİĞİNİ İSTEMEZ-İNSAN HABERDAR OLDUKÇA MERAK EDER, MERAK ETTİKÇE ÖĞRENİR, ÖĞRENDİKÇE DÜŞÜNÜR, DÜŞÜNDÜKÇE DEĞİŞİR DAHA ÇOK MERAK EDER. ÖĞRENDİKLERİNİN BAZILARINI SEVMEZ. BAZILARINDAN KORKAR. SEVMEDİKLERİNDEN, KORKTUKLARINDAN UZAK DURUR. DÜŞÜNMEK İSTEMEZ, ÖĞRENMEZ, MERAK ETMEZ, HABERDAR OLMAK İSTEMEZ.BİLEN BİLMEYENLE, MERAK EDEN ETMEYENLE ,SEVEN SEVMEYENLE ÇATIŞIR. ÇATIŞKI VE ÇELİŞKİLERLE DOLUDUR İNSAN. İNSAN, ÇELİŞKİLERDEN MUAF OLUR BAZEN. İNSAN DOĞDUĞUNDA SAFLIĞINI YİTİRMEZDEN HEMEN VE SON NEFESİNİ VERMEDEN AZ EVVEL ÇELİŞKİLERİNDEN BOŞANIR. YAPMAKTAN VAZGEÇER, VAROLMA, GÖRÜLME, İŞİTİLME VE SEVİLMEME DERDİNDEN KURTULUR. İNSAN NEFES ALIR ÖTEDEN GELİR VE NEFES VERİR ÖTEYE GEÇER.

*

“Düşünceyi sabitler, katılaşmasına izin verirsen, maddeleşir, sonra nesneye dönüşür, sonra sahibini kendisine dönüştürür.” (Facebook arkadaşım Sunay Demircan’dan alıntıdır efenim)

*

“Eleştirmek güzeldir. Eleştiriye maruz kalanı düşündürür, harekete geçirir hiç bir şey yapamazsa savunma mekanizmasını tetikleyici bir rolü olur.

Eleştirmek kolaydır. Dilin kemiği yoktur atasözü de bu topluma aittir. Ateşi, enerjisi yüksek, konuşmaya tutkun bu halkın en iyi yaptıkları arasındadır. Okumaya devam et … Orada Buluşalım!

2013 Toprak, 2014 Çıraklık Yılı

2013 toprak yılıydı benim için; ağaçları, böcekleri, kuşları, otları, fidanları, mantarları tanıma onlarla gönül bağı kurma yılı… Geçen yılın hemen hemen ilk yarısını yerleşik diğer yarısını da tamamen göçebe geçirdim diyebilirim. Köyden ayrılmak oldukça zor olmuştu aslında; tohumları, fideleri, hayvanları, gün doğuşunu, çarşıyı, komşuları ve dostları bırakmak… Oradayken yaptıklarım, yapabildiklerim belliydi sanki ancak göçebeliğe geçmemle birlikte her şey soyutlaştı ya da kontrolümden çıktı mı desem? Yılın ikinci yarısında kendimle ilgili daha somut adımlar atma konusunda epey zorlandım. Yine de her şeyin yolunda gideceğine dair öyle kuvvetli bir inancım var(dı) ki Ekim’den bu yana güzellikler peşi sıra geldi.

On gün süren Likya yolu yürüyüşünden itibaren (ki o sırada yazdığım günlükleri de burada paylaşmak istiyorum) İzmir, İstanbul, Dalyan, Olympos arası dolanıp durdum. 2013’ün Kasım’ından 2014’ün Mart’ına kadar İzmir’in Güzelbahçe’sinde sevgili Günhan’ın evinde misafirdim. Burası ilçenin yalı mahallesinde, portakal, limon ve narlarla dolu bir bahçeye yerleştirilmiş şirin mi şirin bir taş evdi. Bu evde kendime doğru yürüdüğümü gördüm. Adımlarımın kimi zihin yoluyla kimi gündelik hayattaki işle, güçle atıldı.

Taş evde kendi kendime (çok da yalnız değildim neyse ki) soba yakma usulleri geliştirdim, hemen hemen hiç çarşı ekmeği yemedim, hemen hemen hiç çarşı yoğurdu yemedim,  hiç tavuk yemedim, hiç market yumurtası yemedim, üşüdüğüm zaman önce battaniyeye sarıldım sonra sobaya, limonu dalından kopardım, brokoliyi kökünden… Ekmek yapmayı öğretirken(!) yeniden öğrendim, öğrenmenin sonu olmadığını hatırladım. Yemek yaparken elde az şeyin olmasının hızlı karar vermeyi sağladığını öğrendim, mutfakta özgür olmanın özgünlüğü yarattığını gördüm, keyiflendim. İğne, iplik ve yüksükle barıştım, onların dilini sökmeye çalıştım. Bunu yaparken kendimi tamamen serbest bıraktım, ilhamımı kendimden aldım. Bir sürü hediye yaptım arkadaşlarıma ve aileme, ohh ne keyif! Sonra bir sürü şeyi sormaya, sorgulamaya, fark etmeye devam ettim, bazı şeylerle ilgili de kararlar(!) aldım:  Yemek hangi ısıda pişmeli hangi ısıda yenmeli, nasıl bir enerjiyle hazırlanmalı, kökler ile otlar nasıl pişirilmeli, bir öğünde ne kadar topraksı  ne kadar yeşil sebze bir arada yenmeli, soğansız lezzetli yemek yapılamaz mı, bakliyatlar çimlensin de mi yensin çimlenmesin de mi yensin, sarımsaksız bir hayat mümkün mü, yoğurt ekşisin mi, ekşimesin mi? Dışarı çıkmak istemiyorsam istemiyorumdur -çok kıymetli bir seçim hakkıdır- ancak komşuluk mühim bir kurumdur, arkadaşlar can yoldaşıdır her zaman baş tacıdır, okumak ve okunanlar üzerine derin sohbetler yapmak insanın içini ısıtır ve karnını acıktırır, zihin ile kalp arasında köprü kurabilmek bir şey, o köprüyü devirmeden, düşürmeden, sele, tufana, depreme dayanıklı ayakta tutmak başka bir şey… Sentipensante* durumunu yakalamak değil mi insanın (benim) derdi zaten?

Uzun lafın kısası, kentten köye yolculuğa çıktığımdan beri doğal olarak kendimde bir şeyler arıyordum ama aradığım şeyin her bi şey olduğunu sanıyordum. Her şeye saldırmalı, her şeyi bilmeli ve mümkünse yapmalıydım. Ne yazık ki (iyi ki demeliyim aslında) öyle olmuyor işte… Yine ve sürekli olarak okuma ve yazma üzerine düşünüyorum. Bilgiye vakıf olmanın ne olduğu üzerine… Bilgiyi üretmek ve paylaşmak üzerine… Tamam tamam, bir dakika bu başka bir yazıya doğru gidiyor, bu meseleyle ilgili atıp tutmam pek mümkün görünmüyor, zihnim parmaklarımdan çok çok ama çok daha hızlı. Bunu ancak konuşabilirim, kendimi düzeltmeden yazmayı beceremiyorum çünkü…

Nerede kalmıştım?

Güzelbahçe’deki ikametim sırasında bir gün Seferihisar’a Sığacık’a gideceğimiz tuttu. Bir dükkânın önünden geçeceğimiz ve içine gireceğimiz tuttu. Aylardır yaptığım çakma keçe çantaların hası orada, patikler, yelekler, etekler, çantalar, şapkalar, şallar ve sayısız başka şeyler.  Ve tabii olarak ustası da…! İşte o gün Ayfer Güleç ile tanıştım. Hoş beş ettikten sonra ‘ben bu zanaati öğrenmek istiyorum’ dedim. ‘Kursuma gel’ dedi Ayfer. Heyecanla çıktım dükkândan, beş dakika sonra Ayfer arkamdan geldi ‘Burcu! Sen kursa mutlaka başvur gerisini de bana bırak’ dedi. Yüzümde güller açtı… Günler geçti, ben atölyeye kayıt yaptırmak için için kültür müdürlüğünü aradım ‘Başvuru dönemi bitti’ dediler. Ayfer’i aradım, durumu izah ettim ‘Ben sana sen geleceksin demedim mi, gerisini düşünme bakayım’ dedi.

Şubat geldi, Güzelbahçe’deki taş evden ayrılacağımız tuttu ben kara kara düşünüyorum hem kursa gitmek istiyorum hem de kalacak yere ihtiyacım var; kalacak bir  yer ayarlamadan onun yanına kursa gidemeyeceğimi haber vermek için yine Ayfer’i aradım, durumumu anlattım.

Aldığım cevap şuydu: ‘Senin kalacak yere mi ihtiyacın var? Ben seni misafir ederim istediğin kadar, sen gel!

Şimdi ustamın yanındayım, onun Doğanbey Köyü yakınlarındaki evinde yoğun bir kaç günün yorgunluğunu atıyoruz birlikte.

Ayfer Güleç’in hikâyesi ve ikimizin kesişen yolunun detayları da bir sonraki yazıda gelsin.

2014 çıraklık yılı olsun benim için. Sürdürülebilirliğin mükemmel bir örneği olan keçe ile bir olma yılı…

ayfer1

*Gönülle Beynin Evliliğine Övgü/Eduardo Galeano
 “İnsan neden yazı yazar, benliğin bölük bölük parçalarını birleştirmek için değilse? Okula ya da kliseye girdiğimiz andan başlayarak, eğitim, bizi kesip biçer, parçalara böler; ruhu bedenden, gönlü beyinden ayırmayı öğretir bize. Ama Colombia kıyılarının balıkçıları etik ve ahlak konularında doktora yapmış olsalar gerek ki doğruyu söyleyen dili betimlemek için sentipensante, yani , hissederek düşünme deyimini yaratmışlardır.”

Biberimin Acısı

Domatesleri topluyorum birer birer… Arada bir de ikişer ikişer ağzıma atıyorum tatlı tatlı. Gözüm biberlerin yeşiline takılıyor, acısı tatlısı… Çok severim acıyı; hemen küçücük bir ısırık! Ve sürpriz!

Daha önce hiç bilmediğim bir acı bu. Az ötede tatlı, tombalak, üç burun biberleri imdadıma yetişiveriyor. Sulu mu sulu ağzıma atıyorum acıdan kurtulmak için. O da ne! Daha da acı bir tür çıkmaz mı!?  Korkunç bir şekilde acıdan kurtulmaya çalışıyorum, ama çırpınarak kurtulmak mümkün değil. Anlıyorum. Yaşamında bir kere de durmayı, çırpınmamayı denemelisin diyor derinlerden bir ses. Ağzımdan boğazıma yayılan acıyı öyle bastırıyor ki bu ses, duymamak, dinlememek boşuna. Olduğum yere çöküyorum. İzliyorum biberimin acısını.

Ne yapabilir ki, beni öldürmez ya! Yayılıyor dişlerime, dudağıma ve yanaklarıma, oradan gözlerime ilerliyor ve sonra da kulaklarıma. Ben izin verdikçe, ona teslim oldukça güçleneceğini sandığım biberimin acısı ateşini yitirip külleniyor. Büyük bir mücadelenin sona erdiğini ve hiçbir şeyin aynı kalmayacağını fark ediyorum. Mücadelenin ise biberimin acısı ile değil zihnimle olduğunu söylememe gerek var mı?

——-

Bu yazıyı geçen yıl yazmış idim. Sonra bunca ‘biber gazı’ hadisesinden sonra benim biberin acısı aklıma geldi. Bu tecrübeden çıkarttığım ders başka biber acılarına da iyi gelir mi ki diye düşündüm işte…Sadece düşünebildim, bir şey yapamadım.

Nedir bu gelen barış, neye benzer?

Yolda seyreden ‘ben’e neler oluyor?
Samimiyetle bakıyorum kendime. Neler oluyor yoldayken bana?
Hani kimliklerimi, maskelerimi, bırakıp çıktım ya yola…
Gerçekten bırakabilmiş miyim yoksa arada bir giyinip çıkartıyor muyum? Elbette ki öyle oluyor.
İşte ben de bunu gözlüyorum; yani bugüne kadar ezberlemiş olduğum davranışlarımı şimdi dikkatle inceliyor, beni ben olmaktan çıkartan ya da ben olmaya yaklaştıran koşulları yol halindeyken seyrediyorum.
Çok zor bir durum tam da statüye ihtiyaç duymazken karşılaştığım kişilerden birinin bana bir takım sıfatlar bahşetmesi, beni yer yüzünden kopartıp gök yüzüne yerleştirmesi. Çok zor bir durum; ‘ben bir hiçim,   üzerinde kumaş parçaları olan sade bir insanım’ der iken “Evet, sen gerçekten bir ‘hiç’sin, toz zerresi kadar değerin yok” deniyor olması.
Bunların hepsi farklı yönlerden egoyu besliyor işte.
Ve ben farkediyor ve ben bekliyorum.
Bu yolculuğun kıymetleri saymakla bitmez. Bir tanesi var ki hepimizi çok ilgilendiriyor bence; yirmi yıldır karantinaya alınmış Güney Doğu ve Doğu Anadolu’yu ziyaret ediyor olmak.  Uzun zamandır, sevilmeyen, istenmeyen, eğri gözle bakılan, garipsenen, uzaklaştırılan hatta ve hatta görmezden gelinen bu insanlar bizim ziyaretimizle öyle mutlu oluyorlar ki!
Mesele  ‘doğadaki çeşitliliği red’den kaynaklanıyor. Baskın olanı yaratmak ve geri kalan herşeyi ona benzetme çabasından.
Doğada tekdüzelik olamayacağı gibi insan ırkında ve onun yarattığı kültürde de aynılık aramak saçma. Bir  armut ağacının, buğdayın, kiraz ve papatyanın onlarca çeşidi var.  Yani papatya sadece o ezberlediğimiz papatya değil ki! Erik bildiğimiz erikten ibaret değil. Sarışın, esmer ve kumraldan ibaret değil insanlar…
Kür(T)ürK meselesine buraya geldiğimden beri daha net bakabiliyorum sanki. İstanbul’da Kürt(!) arkadaşlar edinmek, onlarla sosyalleşmek, dertleşmek onları anlamaya yetmiyormuş meğerse. Burada, onları yaşadıkları yerde dilleri ve kültürleriyle gördüğümde Trk’lerin ne yaptığını kavrayışım derinleşti.
Ne güzel bir dildir Kürtçe. ‘Ez Kurmanci nızanim’ ama olsun. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp…
Okulda ders notlarında okutmuşlar mıydı bize Türkiye’nin farklı bölgelerindeki bu yaşam biçimlerini? Bahsi geçmiş miydi sahi Kürtçe’nin? Savaştan bile söz edilmesi yasaktı, korkuluyordu. Nasıl konuşulsundu çeşitlilikten, farklılıklarımızın zenginliğinden… Sadece ‘kurtarılması gereken’ çocuklardan, çocuk gelinlerden şundan bundan mı konuşuluyordu. Hem ne kadar da ‘geri’ kalmıştı Doğu Anadolu…Neydi o düğün adetleri öyle? Gelinlik bile giydirmiyorlardı….17 yaşında evlendiriveriyorlardı kızları…. Tçık tçık tçık…Bu mudur? Bundan ibaret midir yani?
Kimileri gidip kendi eliyle kimileri de entelektüel sohbetlerde kurtarıyordu Türkiye’nin doğusunu ve güneydoğusunu. Bence esas şimdi, bugünden sonra kurtarılmaya değil KORUNMAYA  ihtiyacı olacak bu güzelim yerin bu güzelim insanların.
Kurtarılması gereken esas bölge ise orada  BAT’da!
İÇ ANADOLU! AKDENİZ! EGE! KARADENİZ’de…
İşgal altında olan yerler oralar. Memleketini terk edip gitmiş satmış savmış olan Batı… Şirketlerin zulmünden kurtarılması gereken, orada BATI’da!
Şimdi doğuda “savaş” bitiyor. Birilerinin eliyle “barış” geliyor.
Nedir barış biri bana anlatsın hemen?!
Barış’ın sözlükteki anlamı ise yetmeeez. Bir demokrasi klasiğidir barış. Ağızda sakız edilmiştir yazık.
O yüzden bilmek isterim barış getirenlerin barışını, barış diye ağlayanların barışını.
Şimdi kim düşünecek bugüne kadar ıssız kalmış dağları, tertemiz akan suları, terket(tir)dilmiş ovaları, bağları, kesilmiş, yakılmış o ağaçların boz kalmış yerlerini, yıkılmış evleri, okul ve hastaneleri, çevresini tanıyamadan büyümüş çocukları gençleri kim düşünecek. Memleketinden, dilinden, geleneklerinden soğutulmuş, yabancılaştırılmış çocukları, gençleri, yaşlıları kim düşünecek?
Barış demek geriye dönük iki tarafın da özür dilemesi, işlenen tüm suçlar için af dileyip hesap vermesi ve tazmin etmesi demek değil midir? Bizleri nasıl bir geleceğin beklediği, bu süreçte kimin ne rol oynayacağının konuşulması demek değil mi? Öyle ya da ‘bakir’ kalan bu bölgenin nasıl talan edilmeden ‘yaşama açılacağının’ düşünülüp tartışılması ve esas inisiyatifi bölge halkına bırakmak demek değil midir?
Ne bileyim ben öyle düşünüyorum. Ve çok korkuyorum.
Burada Siirt’te 30 yaşında dünyayı yürüyerek geçmeyi hayal eden bir genç… Kendi memleketi dışındaki bütün bölgelerde tırmanışlar, yürüyüşler, kamplar yapmış. Ne var ki bir ay öncesine kadar ne serbestçe yürüyebiliyor ne bisiklete binebiliyor ne de tırmanabiliyordu. Şimdi durmuyor, köyünü, dağlarını, ovalarını tanımak, onun nefesini teneffüs etmek için yürüyor….Yürütüyor. Güzelliklerini gördükçe hayran oluyor.
Peki ya baraj gelirse, ya HES, termik, taş ocakları ve altın madeni gelirse?

Kimmiş ki acaba terörist?

Başlıksız

Hiç yazmadım.

Çünkü istemedim

Hiç yazmadım.

Çünkü ihtiyaç duymadım.

Bugün bir şey oldu ki  aylar sonra heryerbenimevimdir aklıma düştü. Varlığını unutmak üzere olduğum bir blogum vardı yahu.

Bugün -aslında ilk kez karşılaştığım bir durum değildi- Bayramiç’in Yerel Tohum Takas Şenliği’nde uzun süre onu uzaktan izlediğim, ne heybetli, ne ilginç biri dediğim bir kadın yanaştı yanıma. Naz tanıştırdı beni onunla.

‘Demek Burcu sensin’ dedi. Sonra blogumu okuduğunu, annemin yazılarını da okuduğunu, beni ne kadar takdir ettiğini, aileme de beni destekledikleri için ne kadar saygı duyduğunu söyledi. Gözleri doldu benimle konuşurken, gözlerim doldu onunla konuşurken. Çok içtendi Aşçı Fok. Anladım onu. Tam olarak neyi anladım bilemiyorum. Dedim ya daha önce de insanlar gelmişti yanıma ve blogumu okuduklarını söylemişlerdi.Annemin yazılarını takip ettiklerini benim yolculuğumdan haberdar olduklarını beni ne kadar takdir ettiklerini. Hoş şeyler bunlar. Hem de ne hoş ama bu sefer bilemiyorum ne olduysa artık Aşçı Fok neredeyse ağlatıyordu beni. Sonra bana dedi ki ‘Madem her yer senin evin o zaman bil ki artık bir evin ve bir evin var’  ve ekledi ‘Yazmalısın, mutlaka!’

Ve işte buradayım. Pek düşünmeden yazıyorum.

Aylar oldu Filiz Telek diye bir arkadaş geldi köye ve sanırım ilk kez ona dert yandım bu yazamamalarımla ilgili. İnsanlardan, toplumdan, medyadan uzaklaşmamın derinleştiği bir dönemdi ve tüm bu kayıt altına alma işlerini anlamsız buluyordum. Bu durum büyük ölçüde aynen devam ediyor. İnsanın eylemlerini saçma buluyorum bu kadar basit. Önce reddetmem, yıkmam ve sonra yeniden keşfetmem icab ediyor anlaşılan. Çünkü bu saçma bulmalarımı da çok derinlerde bir yerde saçma buluyorum :)

Hayır neden paylaşayım ki günlük hayatımı yani? Üstelik benim deneyimim benim deneyimimdir, bana özeldir. Bir başkasını ne ilgilendirir ve ona ne hissettirebilir ki? Dahası bunu paylaşmam bana ne katabilir ne hissettirebilir ki? İstediğim, zevk aldığım tek şey köydeki o kendine has günlük sarmalın içinde yitmek…

Büyük ölçüde aynı hissetmekle birlikte aylardır interneti sadece ve sadece e-posta kontrolünde kullandığımı farkettim. Nadiren TDK’nın sitesine, nadiren Açık Radyo, nadiren BİANET, arada bir sevdiğim bir iki blog, sık sık fizy/youtube. Budur yani benim internet ve sosyal medyayla ilişkim. Eh biraz garip değil mi? Facebook’un hayatımdan çıkmış olması müthiş bence. Hiç ama hiç ihtiyaç duymadım, facebook nöbetleri geçirmedim :) Ancak geçtiğimiz hafta uzun süre sonra köyden çıkıp hiç tanımadığım bir insan topluluğuna karıştığımda müthiş yabani hissettim kendimi (ki bu yabanıllığımı da seviyorum). Vay be  dedim yani bu kadar büyük bir hadiseymiş demek facebook. Onsuz neredeyse hiçbir şeyden haberimiz olmuyormuş bizim. Neyse yani demem o ki internetten, gazeteden, televizyondan koptuğum noktada sadece yakın çevrem, kitaplar ve cep telefonumla yaşadığım noktada ben ciddi bir seçim yapmış oluyorum. Sanki ben kendimi donduruyorum, zaman akmıyor sonra birden çözülüveriyorum ve dünya bıraktığım yerde değil. Her şey yabancı.

Anlatabiliyor muyum ki kendimi?

İşte Filiz’e dert yanmış ve bunları bir video kaydına almıştık. Bana demişti ki madem yazmıyor/yazamıyorsun bir videoblog yap. Kendi kendine video çek ve içini dök rahatla, canın istediğinde de yaz. Bendeniz onu da yapmadım, aslında iyi fikirdi. Şimdi geriye dönük üzülüyor muyum? Hayır. Bundan sonra düzenli olacak en azından sadece kendim için günlük tutacak mıyım? Bilmem… Yazsam ne iyi olur aslında. Galiba tembelim ben evet sorun bu olmalı.

Köy deneyimimi biraz daha derinlemesine anlatmaya başlamak istiyorum aslında; soğukla nasıl başa çıktığımızı, mutfak deneyimlerimi, canlılarla olan ilişkimin değişen boyutlarını, her gün öğrendiğim otları, tohumları, ağaçları, tomurcukları, çiçekleri, kuş seslerini, toprağı, gübreyi, cemrelerden sonra doğanın değişim işaretlerini, insanlarla yaşadıklarımı olan biten biriktirdiğim her şeyi anlatasım geliyor da yazasım mı gelmiyor ne? Off…

Şuradan başlayayım.

Kentten köye yolculuk tamamlandı. Kentten köye direk bir geçişi değil de bir kentten başka bir kente ve oradan da yavaş ve ’emin’ adımlarla bir köye geçeceğimi düşünmüştüm. Bu düşüncede bile bir şehirli zihniyet hakimdi: YAVAŞLAMALIYIM! Dolayısıyla adımlarım da yavaş olmalı yani kademeli olmalı. Şimdi ben şehir bir kenara kasabada bile bir gün geçirmeye dayanamıyorum ne kademeli geçişi?! Çok derin bir nefes almam, bedenen ve zihnen şehre gideceğime kendimi alıştırmam gerekiyor ki gittiğim yerden zehirlenmek yerine beslenebileyim.  Anlayacağınız bu iş tamam benim kentsel bir yapıya dönüşüm pek mümkün değil. Ne nasıl olacak filan şu anda bilemiyorum ama tek bildiğim elimin toprakta olmasını istediğim.

Önümüzdeki günlerde uzun mu uzun bir yolculuk beni bekliyor yine. Tam da ‘benim de köklerim olabilir, hem de galiba varlar ve saçaklanıyorlar’ dediğim sırada epeydir hayalini kurduğum bir seyahat gerçekleşiyor. Ve Burcu ve Hülya ezber bozmaya gidiyorlar. Mersin, Antakya, Siirt, Diyarbakır, Tunceli,Rize, Artvin, Kars onları bekliyor. Bu yolculuk Burcu’nun kafasındaki imgeleri alt üst etme yolculuğu, bilinç altına kazınmış tüm resimleri ve sözcükleri kendi seçtikleriyle değiştirme yolculuğu, Burcu’nun on yıl önce gittiği ilk doğu şehrinde karşılaştığı ışığı yeniden aradığı bir yolculuk. İyi olacak bence. İnsanın hayalini gerçekleştirmesi ne büyük şans ne büyük bir değer.Şükran borçluyum hayata ve sizlere.

Beni destekleyen canımdan öte aileme, canımdan öte dostlarıma, arkadaşlarıma, yolumdan haberdar olan, bana gülümseyen yardım elini uzatan herkese çok ama çok teşekkürler.  Çok umutluyum hayata dair. Çok da mutlu ve memnunum. Bu halimi sizlere de aktarabiliyor olsam keşke.

Mutluluk ya da memnuniyet bölündükçe çoğalabilen şeylerse,bu halimi nasıl sizlerle paylaşabilirim acaba?

Belki de yazarak hım? :)))

Gerçek yolculuk geri dönüştür

“…Verilen bir söz, seçilen bir yöndü, kendi kendine seçenekleri kısıtlama anlamına geliyordu… eğer hiçbir yön seçilmezse, eğer insan hiçbir yere gitmezse, hiçbir değişme olmaz. İnsanın seçme ve değişme özgürlüğü kullanılmamış olur, tıpkı insan kendi yaptığı bir hapishanede, içinde hiçbir yolun diğerinden daha iyi olmadığı bir labirentteymiş gibi. Bu yüzden Odo söz vermeyi, yemin etmeyi, sadakat fikrini, özgürlüğün karmaşıklığı için temel olarak görmeye başlamıştı.

Artık köyde nasıl hissettiğimi çok iyi biliyor(sunuz)um da peki köyden çıkınca…? Köyden uzaklaşmak -da- heyecan verici olmaya başladı.

Köyden (yeniköy) ayrılmak da özel bir motivasyon bir çaba gerektiriyor. Yani illa ki önemli bir sebebin olacak ki ayrılacaksın oradan.Kısa süreli -belki en fazla bir günlük– Çanakkale ziyaretleri, çarşambaları Bayramiç pazarına gitmeler keyif verici birer ‘sosyal faaliyet’ oluyor… Bazen de çok ama çook sıkılıyor hemen köye dönmek istiyorum.

Mesela Çanakkale’ye giderken yakın bir yere gittiğimi bunun küçük bir kaçamak olduğunu, orada dostlarımı göreceğimi bilmek müthiş rahatlatıyor. Bazen yolda uyukluyorum, ilginç rüyalar görüyorum bazen kitap okuyorum. Yolları ezberlemediğim -hiç de niyetim yok- için hem gidişte hem dönüşte etkileneceğim bir şeyler buluyorum. Doğanın güzelliğine, rüzgârın estiği yöne, yola eşlik eden kuşlara filan filan. Şehirde bir sürü ama bir sürü insanla tanışıyorum onlara “İstanbul’dan geldim bir köye yerleştim artık böyle bir hayatım olsun istiyorum” demek hala güzel -havalı- geliyor ama geçsin hepsi normalleşsin, sıradanlaşsın da istiyorum sanki…Eh bu da zamana devredeceğim bir konu.

Peki, İstanbul mevzu bahis olduğunda ne hissediyorum acaba?

Şu an bu yazıyı İstanbul’daki evimizden yazıyorum örneğin ve iyiyim… Ölmedim hayattayım :)

Geldiğim gün deniz otobüsünden şehri görür görmez gülümsediğimi farkettim… Bu durum hoşuma gitti çünkü kendimi hiçbir duyguya şartlamamıştım. Şehir bana güldü ben de ona! Kalabalığın içinde süzüldüm, trafiğe bakmadım, gürültüye aldırmadım buradaki bütünün bıraktığım gibi kaldığını, tutarlı bir yapı olduğunu bu yüzden de güvenilir ve kucaklayıcı olduğunu biliyorum. Eve giderken sanki bir tünelin içindeydim hedefim belliydi ve etrafta yapay aydınlatmalı kalın gri duvarlar dışında bir şey yoktu görecek. Ne bileyim bundan önceki gitme ve dönme deneyimlerimden çok daha farklıydı bu seferki. Şehre nefret duymadan ondan kaçmadan…

Bir tek bu sabah bir alışveriş merkezi deneyimim oldu -ne yazık ki-. En son ne zaman böyle kötü hissettiğimi inanın hatırlamıyorum.

Çok kötüydü; başım döndü, midem bulandı, enerjim resmen hortumlandı.

Peki neden şehirdeyim?

Ailemi görmek istedim.

Köyde yaptığım ekmekleri burada da tutturabilecek miyim diye merak içindeydim :)

Dostlarımın gül cemallerini görmek istedim.

Oradaki rutinin dışında neler vardı hatırlamak istedim.

Şehrin etkinliklerine dalmak istedim ki gelişimi bu haftaya denk getirmemin bir sebebi de sürdürülebilir yaşam film festivali ydi. Biliyorum ki seçtiğim etkinlikte de hem filmleri izleyeceğim hem de bir çok insanla görüşeceğim yenileriyle tanışacağım… He bu arada bu yıl festivalde belgeseller, kısa filmler, konuşmaların dışında müzik performansları da varmış. Tüm gösterim ve etkinlikler ücretsiz! Bilmeyenlere henüz festivale hiç katılmamış olanlara da duyurulur!

Bakıyorum işte böyle kendime. Bakarken de öyle büyük değişiklikler yaşayacağımdan, derin farkındalıklar filan kazanacağımdan değil.

Kesinlikle bir beklentiyle değil

sadece bakıyorum.

Yoga asanalarında bedenle çalışır gibi, izliyorum.

Uzun vadede bu izlemeler devam edecek. Şu an yaptığım egzersizler hoşuma gidiyor. Sürekli şehirde olduğum zamanlarda kendimi zihnime bırakmamak için elimden geleni yapıp müthiş bir direnç gösteriyordum -kitaptan okuduklarımı uygulamaya çalışıyordum çaresice-. Şimdiyse bundan vazgeçtim. Kendimi zihnime bıraktım…Haydi hayırlısı!

“Acıdan kaçarsanız coşku şansını da yitirirsiniz.” ….Doyum, zamanın bir işlevidir. Zevk arayışı döngüseldir, yinelenir, zaman dışıdır….Bir yolculuk ve dönüş değildir, kapalı bir çevirimdir  kilitli bir odadır, bir hapishanedir.”…”Zevk alabilirsiniz, hatta zevkin türlü çeşidini alabilirsiniz ama doyamazsınız. Eve dönmenin ne olduğunu bilemezsiniz.”
“Bütün olmak parça olmaktır; gerçek yolculuk geri dönüştür.”
alıntılar: Ursula K. Le Guin, Mülksüzler kitabından 
 

Papalagi’nin hiç zamanı yok!

“Papalagi denince beyazlar  ya da yabancılar anlaşılır.

Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse ‘göğü delen’anlamına gelir:

Samoa’ya ilk misyoner bir yelkeniyle gelmişti.

Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler.

Beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik!

O, göğü delip geçmişti.”

Size olur mu bilmem ama ben İstanbul’daki odamdaki kitaplığa durup durup bakarken bazı kitaplar hep ama hep bana göz kırparlardı. Orada olmaları bana göz kırpmaları beni güvende hissettirirdi (ya da herşeyin hala kontrolüm altında olduğunu …) onların yeri değişmez her zaman orada dururlardı. İşte o kitaplardan biri de ‘Göğü Delen Adam’dır.

Samoa takım adalarından Upolu adasında Tiavea köyünün şefi olan Tuiavii’nin ‘beyazlar’la ilgili olan gözlemlerini, notlarını kitaplaştıran Erich Sheurmann herşeyi ama herşeyi kontrolümüz altında tutmaya çalıştığımız, bizi bize yabancılaştırdığımız küçük, (bence) zavallı olan dünyamıza yeni bir bakış açısı sunuyor kitapta. Hem okuması çok ama çok keyifli, merak uyandırıcı…

bende ne kaldı geriye kitaptan:

Hayat yolculuğun süresince hem içeriden hem dışarıdan baktığın pencerelerinin olduğunu, dürüstlüğün, hoyratlığın, yabaniliğin doğal güzelliğini hatırla. Önce kendine karşı dürüst ol ve farket! Ne yapıyorsun, onu niye yapıyorsun, peki nasıl yapıyorsun? Ne hissediyor, ne düşünüyorsun? Nasıl giyiniyor, ne yiyorsun?  Nerede yatıyor ve yaşıyorsun? Gerçekten kimsin sen?

1977 yılında İsviçre’deki basımından Türkçe’ye çevirilen kitabın 2003 baskısından bir bölümün bir kısmını parça parça da olsa aktarmak istiyorum:

“Papalagi, yuvarlak metali ve ağır kağıdı sever. Katledilmiş meyvelerin suyunu, domuz, sığır gibi korkunç hayvanların etini midesine indirmeyi sever. Ama hepsinden çok sevdiği bir şey vardır ki bunu elle tutmak mümkün değil: Zaman! …Güneşin doğuşuyla batışı arasında kullanmadığı hiçbir zaman kalmasa yine de yetmez Papalagi’ye. …Çalı bıçağıyla yumuşak bir hindistancevizini boydan boya keser gibi böler günü. Her bir bölümün ayrı adı vardır: saniye, dakika, saat. …Bir saate varmak için altmış tane dakika, bir sürü de saniye gerekir. Bu, benim içinden çıkamadığım karışık bir mesele. …Bir hastalık olduğunu düşünmeme rağmen yine de bir türlü kavrayamadım bu işi. “Zaman hiç yetmiyor!” ..”biraz daha zamanım olsa” böyle sızlanır durur beyaz adam. …Papalagiler birbirine ha bire zaman ayırırlar, hemen hiçbir şey bunu yapmak kadar yüceltilemez yine de sevinç duymaz. Çalışmaktan yorgun düşmüştür ve her seferinde bugünün işini yarına bırakır.

Hiç zamanı olmadığını iddia eden papalagiler vardır. Zamanlarını yitirdikleri için nereye gitseler peşlerinden bela ve korku getirirler.  İnsanın ruhuna böyle bir şeytanın girmesi çok kötüdür. İnsandan insana bulaşan, felakete sürükleyen ve hiçbir hekimin iyileştiremeyeceği bir hastalıktır!”

….YAZMAYA DOYAMIYORUM KENDİMİ BIRAKSAM BÜTÜN BÖLÜMÜ OLDUĞU GİBİ AKTARACAĞIM…BİRAZ DAHA YAZAYIM SONRA KENDİMİ ANLATAYIM

“Papalagi’nin içi zaman korkusuyla dolu olduğu için, hepsi yalnız erkekler değil kadınlar ve çocuklar da büyük ışığı kendi gözleriyle ilk kez gördüklerinden beri ayın kaç kere yükseldiğini, güneşin kaç kez battığını kesin olarak bilirler. Bu o kadar önemlidir ki belirli aralıklarla çiçekler ve şölenlerle kutlanır. Bana “kaç yaşındasın” diye sorduklarında benim gülüp de bunun önemi olmadığını söylemem üstüne utanmam gerektiğini düşünüyorlardı. …Ben ise “bilmemek daha iyi” diye düşünüyordum.

…”Sanıyorum ki çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan yılan gibi akıp gidiyor ellerinden. Zmanın kendisine gelmesini beklemez. Kollarını açıp, yakalamak için peşinden koşar. Zamanın huzur içinde güneşin altına serilmesini kıskanır, ister ki hep yakınında olsun, şarkı söylesin iki laf etsin. Oysa zaman sessiz ve uysaldır, huzur ister güneşin altında döşeğine uzanıp yatmak ister.

Papalagi zamanı tanıyamadı, anlayamadı. Bu yüzden onu hor kullanıyor.

…Zavallı şaşkın Papalagi’yi bu çılgınlıktan kurtarmalıyız. Zamanını geri vermeliyiz. O küçük yuvarlak zaman makinelerini parçalayıp ona güneşin doğuşundan batışına kadar bir insanın kullanabileceğinden çok daha fazla zaman olduğunu anlatmalıyız.”

Belki yazdım daha önce bilemiyorum ancak zorlanıyorum beyaz insan olmayı bırakmakta. Daha doğrusu aslında bunun için özel bir çaba sarfetmiyorum da göğü delen adam gibi olduğumu farketmek onun davranışlarını sergilediğimi ve bunun buradaki insanlar tarafından gülünç olduğunu kabullenmek zor gelebiliyor.

Bir de tabii Tuivaai’nin değerlendirmelerini, gözlemlerini hatta daha fazlasını kendimde buluyor olmam buradaki yolculuğumu derinliği olan bir serüvene dönüştürüyor. Sanıyorum sizler de buna benzer bir takım serüvenler peşindesiniz ya da çoktan eskittiniz bu yolların taşlarını başka alemlerdesiniz…:)  Ben bu serüvenden çok keyif alıyorum. Ancak bir süre önce şu yukarıda yazdıklarımı kimseyle paylaşamazdım çünkü kendimle ilgili yaptığım bu yolculuk için çok geç kaldığımı düşünür, ayıplardım. Malum ben bir papalagiyim; zaman bana hiç yetmez. Bu dünya üzerinde gördüğüm dolunay sayısı önemlidir ve her fırsatta boşa harcadığım hindistancevizi dilimleri için kendimi cezalandırırım.

Bunu yapmaya da devam ediyorum henüz. Ne zaman güneşin doğuşuna ve batışına bırakacağım kendimi ne zaman teslim olacağım ayın döngüsüne kim bilir?

 Bugün 1 ayı aşkın bir zamandan sonra ilk kez  köye inecek ve insanlarla sohbet edecek enerjiyi kendimde buldum. Sırtıma çantamı aldım, ayağıa çizmelerimi geçirdim, kat kat polar ve boğazımda ‘eski zaman çemberi’ yola koyuldum.

Harika bir kış güneşi ve ısrımayan bir poyraz vardı. Tarlalar sürülüyor artık. Yağışlar çok yoğun olduğu için ekim süresi biraz gecikti ama çok değil…Aralık ayına kadar bu işler böyle olurmuş. Yürüdüğüm yol boyunca traktör sesleri bana eşlik etti. Yeşiller, sarılar kahverengiye dönüyor anlayacağınız! Ben de yarın öbür gün ikinci kez buğday ekiminde bulunacağım. Yine kurda kuşa aşa diyerek bereket duğası eşliğinde tohum saçacağız toprakanaya!

Normal bir yürüme hızıyla sallanmadan tam 30 dk sürüyor buradan köye gitmek. Çok seviyorum bu ara yolu yürümeyi. Başka ne anlatayım ki! Benim galiba yine klasik günce yazma rutinine dönmem gerekiyor. Sabah 06.30 da kalkıp akşam 22:00 civarlarında yatan birinin kırkbin tane anlatacak konusu olmalı ama ben onları “yaşama” derdinden aklımda tutamıyorum, yazmayı da unutuyorum işte…Tembelim galiba.

Yok yok tembellikten de değil benim hiç zamanım yok ondan!

:)

 

Doğaya da bak Burcu, doğadaki kendine de!

Bazen yazı yayımlarken ‘bunları ailem de okuyor acaba ne hissedecekler’ diye düşünmüyor değilim…Sanırım bu sebeple de kendimi bazı konuları buraya aktarmakta kısıtlamıyor değilim. Özellikle bugün içimden çok kasvetli bir yazı yazmak geliyordu, böyle karanlık, puslu, soğuk filan. Bu blog da bir nevi günlük işte -kendi defterime aldığım notlar kadar olmasa da- içinde bütün duygulardan biraz olması en doğalı aslında. Neyse öyle kasvetli ve can sıkıcı bir konu değil başka bir şey yazacağım. Zaten kasvet de dolunaydanmış geçti gitti.

-Sabah 07:00’de dolunay-

Ablamla konuştum bugün, bir iki gündür başucumda gezinen fareyi anlattım ona. Esasen fareyi değil de fare ile aramdaki fareciğin haberi bile olmayan ilişkimizi… Üç gün önce sabahın köründe aniden uyandım, baş ucumdaki komodin yerine kullandığım üst üste koyduğum iki kolinin üzerindeki camlı eşyalardan bir şıngırtı geldi. Sonra şıngırtıyı yastığımın arkasındaki minderdeki fıtırtılar izledi. Ben -tahmin edeceğiniz üzere- ise nefesimi tuttum bekliyorum. Aslında o sırada farenin ne yapacağıyla değil kendimle ilgiliyim. Ne zaman yataktan fırlayacağım acaba diye kendimi izliyorum. Sanırım farenin fıtırtı sesi kıtırtıya geçene kadar durdum. Kıtırtılar kuvvetlenince yorganı bir hışım üzerimden atıp yataktan fırladım. Büyük ihtimalle bağırmışımdır da hatırlamıyorum doğrusu. Kıtırtılar devam etti ve anladım ki evli evine köylü köyüne…(Kıtırtı fareciğin duvarın içindeki yuvasına girme sesi) Kalktıktan sonra aklıma ilk gelen “şimdi ben bu yatakta nasıl yatacağım?” sorusu oldu. Soruyu cevap izledi: Kaçış yok…Onlar her yerde ve biz birlikte yaşıyoruz. Nereye gitsen orada olacaklar zaten eee o zaman? Sonra da hemen bir şükrettim. Çünkü bir şehir çocuğunun daha önce üzerine düşünmeye fırsat bulamadığı/ koşulların düşünmesi için elverişli olmadığı bu tür durumlarla ne kadar çabuk ve ne kadar ‘yalnızken’ karşılaşırsa o kadar iyi. Değil mi ki?

Yataktan fırlamamın ardından etrafı topladım ve başucumdan nelerin aşırıldığını anladım: Pişmemiş hamurdan yapılan bir süs vardı onun bir -iki parçası yoktu. Eh fare haklı o kadar cazip bir teklifi kim reddeder? Mutfağa gittiğimde beni kedi karşıladı, bir güzel gerindi beni görünce. İnsan işte hemen kendimi rahatlattım: Artık Zoro benimle uyuyacaktı.

Sonraki iki gece kedi ile birlikteydik ikisinde de yanımdaki güçlü koruyucum sayesinde huzurla uyudum. Ve fakat yine de sordum kendime insan bu kadar bencil ve kibirli olmak zorunda mı? Bu kadar aciz, güçsüz, korkak? Peki ben böyle olmak zorunda mıyım?

[ Zoro dün mutfakta yakaladığı arkadaşıyla bahçede oyun oynarken…Burada çok büyük görünüyor da değildi aslında:) ]

Ablama anlattım bunları, önce bana ‘saçmalama, böyle düşünme’ dedi. Sonra da her zaman olduğu gibi durumu bir güzel analiz edip açıkladı, beni içimdeki farkedişlerimden-uyanışlarımdan kopartmadı ama yine de -fareye karşı- belki saçma denebilecek bir suçluluk hissetmemi de engelledi.

Aslında sadece fare değil mesele tavuklar, keçiler, kazlar, ördekler bazen insanlar… Hepsine içinde şiddet denebilecek köşeli, sert yaklaşımlarım var. Belki de insanın içindeki doğal olan şiddet duygusudur ama bana halâ doğadaki hakimiyet ve üstünlükle dolu kibirle karışık bir şiddet arzusu gibi geliyor bu ve rahatsız oluyorum.

Kendimi izliyorum şu sıralar ne yaptığımı, ne söylediğimi, ne hissettiğimi birer birer izliyorum.

Ee şey, gittim ben !

Gıdıklanmayla, hafızamdan silinmek üzere olan antik sinüzit ağrılarım arası bir acı göz pınarlarıma doğru yükselirken şiddetli bir sızı biçiminde saplanıyor.  “Özleyeceğim be” duygusu bu. Deriiin bir nefes Burcu! Unutmaktan, unutulmaktan özlemekten ve özlenmemekten nasıl da korkuyorum yahu. 

zihin seni

hain!

İşte son zamanlarda böyle oyununa geldim sevgili küçük zihnim ile koca yüreğimin. Sonra “hadi be” dedim kendi kendime, “gidiyorsun sen bu gitmeler başka gitmelerde son bulacak. Her vardığın yer yeni bir ayrılma noktası olacak ve kendini böyle böyle avutacaksın bilmiyorum muyum sanki ben?!”. Neyse, bugün köyde yediğim acı biberlerin verdiği mmmh o müthiş haz gibi bu sızı da kalbime haz veriyordu. Şimdi ne mi oldu? Gizlendi.

Dün yani 10 Ekim 2012 14:00 da ablamın eşliğinde -kafamızda otobüs bütün bu eşyaları kabul edecek mi sorusuyla- 8 parça eşyam ile Esenler otogarına gittim. Otobüsümün muavini bana hiçbir zorluk çıkartmadan o eşyaları bir bir özenle bagaja yerleştirdi kendisi şimdiye kadar karşılaştığım en sevecen  tonton muavin amca olabilir. Her molada bana bir çay ısmarladı yol boyunca güler yüzünü eksik etmedi. Şöyle bir bakayım içime dedim ne hissediyorum? Her zamanki gibi Bayramiç’e gidiyordum işte.  Değişik birşey yok.  Yolculuk biraz uyku biraz okumayla geçti, otobüs neredeyse bomboştu. Önceki italyan ailesi soframızdan kalan – ki detaylarını burada versem mi vermesem mi diye düşünüyorum düşünürken bile tok karnıma rağmen ağzım sulanıyor- patlıcanlı börekleri ve meyveleri bir bir yiyorum. Eceabata saat 19:30’da varıyoruz ve 1 saat bir sonraki vapuru bekliyoruz.  Ben yine biraz sıkılıyorum çünkü bir an önce köye varasım var.

-bu arada önemli bir detayı vermeliyim şu an bu yazıyı yazarken do nu yo rum!, mutfaktayım sırtımdan soğuk soğuk esiyor dayanamıyorum ama dayanacağım çünkü odamdan internet çekmiyor ve bu gece bu yazı ya yım la na cak!-

Taa saat 22:00’da otogara geliyorum 45 dk. kadar Volkan’ı bekliyorum. Bir kamyonetle gelip beni alıyor, eşyalarıma bakıp benimle alay etmesin diye içimden ‘lütfen yapma lütfen beni yargılama!’ diye geçiriyorum. Beni sakinleştiriyor ve güzel bir sohbet eşliğinde köye varıyoruz. Eşyaları bir kenara yığıp üstüm başımla yorganın altına giriyorum…Acaip uzaylılarla dolu bir gece geçirdikten sonra 07:00’de köydeki uzun hayatımın ilk sabahına uyanıyoruuummm.

Bu yazıyı normalde burada bitirmemem gerek…şimdiden anlatacak çok şey var! Ancak çok üşüyorum sanki kış geldi birden.

İyi geceler, arkası yarın!

Galiba gitme vakti geliyor

Çok zaman olmuş yazmayalı.

Son günlerde, bir arkadaşımdan aldığım ilhâm sayesinde -kalemimi değil ama parmaklarımı susturmadan- kendimi durdurmadan yazabilecek yaratıcılıkta hissediyorum. Yalnız kendim için değil bir de bir yerlerde okuyanlar varsa -sadece kendim için yazıyor olsam  zaten bir defterim var ona yazarım. Artık kabul etmeliyim ki bu yazdıklarımı başkalarına da okutmak gibi bir kaygım var- onlar için de yazacağım.

Girizgah parantezle başlamaz ama ben bir parantez açarak başlayacağım:

Sanal alemde kişinin, kendi hayatını nesnelleştirmesi üzerine hepimiz/hiçbirimiz gibi ben de düşünüyordum. Kişinin kendi yolculuklarını, hayatını “paylaşması” hikayesi Anadolu Jam*den sonra makul görünmeye başladı.

Anadolu Jam denen süreç benim gibi hisseden, düşünen ve benimle benzer bir yaşamı hayal eden insanlardan da sorumlu olduğumu hatırlattı bana. İhtiyacım olanın insanlarda kendimi bulmak onların da bende kendilerini bulması olduğunu söyleyebilirim.

Kentten köye yolculuk blogumu ve yazdıklarımı önemsemez gibi davranırken aslında kendimi fazlasıyla önemsediğimi, bu blogu da yayınlarken bir nevi kişisel tatmin için uğraştığımı düşünerek kendime saldırıyor ve eleştiriyordum. Ne kadar anlaşılır bir cümle oldu emin değilim…Oysa ki ben bütün bu zahmete girerken aslında sadece kendimi ifade etmekle kalmıyorum benzerlerimi bulabilmek için bir platform oluşturuyorum. Platform bugün bir blog olabilir yarın bir başka biçim alabilir!

Madem öyle o zaman  aylardır neredeyim, neden hiç yazmadım soruları da kurcalıyor kafamı. Aslında hiç de disiplinli bir insan olmadığımı kendime hatırlatıp rahatlıyorum. Yazmadım çünkü içimden gelmedi, zorlamadım, bu kadar. Şehirden her ayrıldığımda ben daha bir  ben oluyorum ve bunu anlatacak kelimeleri seçmek, anlatmaya çabalamak tüm duygularımı yapaylaştırıyor sanki. Yaz(a)mamam bu yüzden galiba.

Büyük parantez kapanabilir.

Okumaya devam et Galiba gitme vakti geliyor

Kaçacak yerimiz yok! Kulak verelim Slavoj Žižek’e…

Kentten köye yolculuğun kentteki kısmı biraz uzun sürüyor, İstanbul daha önce bana hiç sarılmadığı kadar sarılıyor, sıkı sıkı  bırakmıyor. Ben bu durumu pek  cazibeli bulmasam da şu anda yapacak fazla birşey yok…Bekliyoruz!

Geçtiğimiz ay bir köy yolculuğu yapıp çamursu halinden kurtulmaya başlayan toprağa dokundum. Havalar ısınmaya yüz tutmuş, koyunlar iyiden iyiye süt vermeye başlamış, kuyular dolmuş, tavukların yumurtaları artmış, yazlık dikim ve ekim işlemleri hız kazanmış…Altın madencileri ile köylünün birebir mücadelesi devam ediyor  ancak madenciler bir yandan yörede başka bir çok yeni sondaj sahası da yaratıyorlar kendilerine. Bu böyle sürüp gidecek gibi görünüyor. Okuduklarımdan sonra yeniden tartışmam gerekiyor kendi içimde tüm bu olan biteni…

İçimden yazmak geliyordu ne zamandır ama herhangi bir anıyı ya da yolculuk macerasını değil de şu ekolojik felaketler karşısındaki tutumlarımız,  “yeşil” fikirler etrafında gelişen yeni toplumsal olaylar ve piyasalar hakkında…

Bir metin buldum (kitaplaştırılmış bir metin) şimdi ondan söz etmek istiyorum.

Geçtiğimiz ay Kadıköy’deki ADA’da ‘kitap gezerken’ elim bu kitapçığa takılmıştı. Son dönemlerin en çok takip edilen ve görüşleri tartışılan düşünürlerinden Zizek bana bakıyordu. Aldım tabii…

Başucumda bekleşip durdu kitapçık bir süre (önce sakin sakin durdu sonra huysuzlandı ve artık dün bütün enerjisini toplayıp bir şekilde kendini kucaklarıma atıverince anladım ki daha fazla erteleyemeyeceğim)okumaya başladım: Slavoj Zizek’in Türkiye’de 2011′de basılan Ahir Zamanlar’da Yaşarken başlıklı kitabının dördüncü bölümünün farklı bir versiyonu olan “Antroposon’e Hoşgeldiniz” den bahsediyorum.

Antroposen: Bazı bilim insanları tarafından, insanoğlunun, Dünya’daki jeolojik etmenlerden biri  haline geldiği kabul edilmektedir. Bu görüş antroposeni (yani insan evresini), 1750’deki endüstri devrimiyle insanın  önce “kendinde”, küresel ısınmayla da “kendisi için” başlayan yeni bir jeolojik bölüm olarak tanımlamaktadır.  Çünkü artık biz sadece doğanın içinde ve onun parametreleriyle yaşamıyor onu derinden etkileyebiliyoruz da.

Peki bu kitapçıktaki metin ne hakkında, Zizek neleri tartışıyor? Metin genel olarak hepimizin öyle ya da böyle farkında olduğu küresel felaket (ekolojik/toplumsal yıkım) karşısındaki tutumumuz hakkında. Sade bir vatandaştan, medya kurumlarına, şirketlerden, politikacılara kadar herkesin ölümüne korktuğu ama bir o kadar umursamadığı şu eşikte duran kıyamet gününe karşı aldığımız tavrı sorguluyor: bunu da psikanaliz dahil bir çok yaklaşımın zemininde sürdürüyor diyebiliriz –kabaca-.

İnsanlığın şu yaşadığımız son birkaç yılda yüzleşmek durumunda kaldığı felaketler karşısındaki duruşundan somut örnekler vermesinin yanı sıra Zizek sadece şirketleri, politikacıları ve kapitalist sistemi değil felaket tellallığından başka da pek bir şey yapmayan kimi kıyametçi çevrecileri de eleştiriyor.

***

Bugün hepimizin halâ yaklaşmakta diye nitelediğimiz küresel felakete nasıl baktığımızı oldukça iyi açıklayan bir girişi var kitapçığın sizinle paylaşmak istiyorum.

1.Dünya Savaşı’nın ortalarında Alman ve Avusturya ordu karargâhları arasında geçen (ki yazar bu anekdotun bir kurmaca olduğu hakkında şüphe duymuyor) bir diyalogda Almanlar “Bizim cephede durum ciddi ancak feci değil” diyor. Avusturyalılar da “Bizim cephedeyse durum feci ama ciddi değil” şeklinde yanıtlıyor.

Bu durumun psikanalizdeki karşılığı fetişist yarılmaymış: ancak ‘şeyler’ bir sıfır noktasına yaklaştığında ortaya çıkan bir durummuş. (Bunu etraflıca araştırıp yazmak icap ederdi ama şimdi değil ne yazık ki…) Daha anlaşılır bir ifadeyle: İnsanlığın, gerçekliği tartışılamaz delillerine rağmen olan biteni bu şekilde örtbas etmeye meyletmesi.

Böyle yapıyoruz çünkü kendimizi tehdit altında hissettiğimizde krize odaklanmak yerine kandırma mekanizmalarını seferber ediyoruz. Yani tıpkı Avusturyalıların savaşın ortasında cephedeki durum hakkında “feci ama ciddi değil” demeleri gibi…

Zizek bu durumu imkânsızın normalizasyonu üzerinden açıklıyor. Bir dönem Grönland’da hızla eriyen buzullardan söz ederken tüylerimizin diken diken olduğunu ama artık medyanın üst düzey çabasıyla bu konuya daha sıcak bir bakış açısını benimsediğimizi ve Grönland’daki yeşil alanların güzelliğini, orada can bulacak bitki ve hayvanları düşünmeye başladığımızı hatırlatıyor  bize.

Hali hazırda yaşadığımız ve yaşayacağımız felaketlerin normalizasyonunun şirketlere ve devletlere yeni iktidar alanları yaratacağını Naomi Klein’dan alıntılayarak müjdeliyor(!): “Kim bilir, belki de eli kulağındaki felaketler, kapitalizmin kuyusunu kazmak şöyle dursun, ona ivmelerin en büyüğünü kazandıracak”.

Bu durumu yani felaketleri normalleştirmemizin altında yatanın ise bilgi ve inanç arasındaki açıklık olduğunu ileri sürüyor Zizek: “Ekolojik felaketin mümkün ve hatta muhtemel olduğunu biliyoruz; ancak gerçekten vuku bulacağına inanmıyoruz.” İşte bu inançsızlık yüzünden hayat tarzımızda hiçbir şeyi değiştirmiyoruz zaten, buna çaba sarf etmeye değeceğini düşünmüyoruz zaten düşünülmez bu hissedilir ve inanılır. Öyle değil mi?

Zizek, ekolojik tehditlerin (ki insanlığın varlığının ta kendisine yönelik hazırladığı bu tehdit insanlığın tamamını kapsayan yepyeni bir “biz” hissi yaratıyor ) gerçekten de ne kadar baş edilebilir olduğunu sorguluyor yazısında ve soruyor: (1)Çevre felaketleri (insanın doğa üzerinde yarattığı tahribat) bilim ve teknoloji yoluyla çözülebilir mi? Ki aslında bu soru ekolojiyi ideolojik olmaktan çıkarmak isteyenler için uygun bir argümana da hazırlık niteliğinde…. (2)Çevre felaketleri tinselleştirilmiş salt ideolojik bir ekolojik bakışla çözülebilir mi?

Sorunlara ne tamamen teknolojinin ve “yeni enerji biçimlerinin çözebileceği türden bir sorunmuş” gibi yaklaşmalıyız ne de “modern öncesi organik bir topluma ve onun bütüncül bilgeliğine dönmeyi” talep etmeliyiz. Bir dönem 21.yy’ın komünizmi olarak tanımlanan çevre hareketinin –- cici bir barış ve aşk lobisi değil devrimci politikadan ibaret olduğunu unutmamalıyız…

Özetle;

Ekolojik felaketlerin sorumluluğunu paylaşalım. Suçu ne tamamen –inandığımız her neyse ya da kimse- Tanrı’ya, ne siyasîlere, ne de tamamen şirketlere atalım… Azıcık dönüp kendimize ve nasıl yaşamayı seçtiğimize bir bakalım. Üstüne üstlük suçlamayı yaptıktan sonra bir köşeye rahatça kurulup bekleme hatasını da yapmayalım çünkü hiç kimse sizin için dünyayı filan kurtarmayacak, zaten kurtaramaz da ancak hiç düşünmeden dünyaya getirdiğimiz nesillere bir de yaşam alanı bırakmak zorunda olduğumuzun az da olsa farkındaysak çaba göstermek için önümüzde hiçbir engel yok demektir.

Bu çabaların fayda getirmeyeceğini düşünmeye de gerek yok çünkü içinde bulunduğumuz çağda değişimi bireylerin eylemleri başlatıyor. Buna hepimiz sosyal medya aracılığıyla her gün şahitlik etmiyor muyuz?

Son olarak yine kendisinden aktarıyorum:

“Bugün doğal felaket tehdidiyle ilgili şu ikilemi yaşıyoruz: Ya tehdidi ciddiye alacağız ve eğer felaket vuku bulmazsa, bize gülünç gözükecek adımları atacağız ya da hiçbir şey yapmayacağız ve eğer felaket vuku bulursa her şeyimizi yitireceğiz. En kötü alternatif, bu ikisinin arasında durmayı seçmek, yani sınırlı tedbirler almaktır- bu durumda ne yapsak kaybetmiş olacağız. Söz konusu olan bir ekolojik felaketse, ikisinin arası diye bir şey olamaz!”

Bana kalsa kitapta altını çizdiğim, yanına notlar düştüğüm tüm satırları buraya aktaracağım. Ama bana kalmasın, yoksa bitmeyecek bu yazı…

 

Yol’u ve an’ı yaşamak

İnsan yoldayken az sonra varacağı yeri değil de, aslında yaşamında gittiği yeri düşünür. Bu hep böyle değil midir?

Tam gitme anında içeriden dışarıya bakılan bir pencere olur -genelde- o pencerenin camının berrak oluşu ve temizliği kişinin gerçekliğini ve hayallerini yansıtıverir. Hem içeriden dışarıya hem de içeriden içeriye bir bakış yaratır yolculuk ve yol sırasında başını yasladığı pencere -kişide-.

Şimdi ben yoldaki bu bakış bu düşünüş halini şehirler arası otobüslerde, trende yaşıyorum. Hepimiz yaşıyoruz…Ama sonra birden esas yolculuğun hiç bitmediği gerçeğini algılıyorum.  O berrak o temiz o beni yanıltmayacak “pencereyi” her an yanımda arıyorum.

Bu pencere bir olay ya da bir kişi olabiliyor

bilemiyorsunuz…

Köyü özledim

Hem de çok

Şimdi bekliyorum

saptama

gitme fikrine yabancı olanlar

gitmeyi düşleyenler

gitmeye cesaret edemeyenler

gitmeyi denemiş de gidememişler

gitmeyle ilgili yazar çizerler

gitmeyi kaçmak diye karalar

kaçmayı da kendinden kaçmak diye sınırlandırır

ve

işin içinden işte böyle çıkarlar

oysa bence gittikten sonra dönmek yoktur ancak “yeni bir gitmek” vardır

Yıllardan 2000 ve yıllar sonra ‘herşey olması gerektiği gibi hayatımda’

“Herşey olması gerektiği gibi görünüyor yine hayatımda…
Bir sürü duvar çıkıyor karşıma hepsinin üstünden atlıyorum. Bildiğim tek şey bunları ardımda bırakıp gitmek istediğim.
Bu duvarları aşmak artık bana yetmiyor!
İçinde olmak istiyorum o hasretle baktığım fotoğrafların, her karenin ayrı bir hikayesi vardır ya o hikâyelerde kaybolmak istiyorum. Savrulmak istiyorum sarf edilen boş sözler gibi rüzgârla ve birinin dudaklarında doğru zamanda doğru yerde söylenen bir türküyle yeniden doğmak istiyorum…Acılarını paylaşabileceğim kimse yokmuş gibi duruyorum sabit öylece…
Dilini bildiğim, bilmediğim sokakların yırtık pırtık haritalarında kaybolmak, yürümek yürümek yürüyebildiğim yere kadar yürümek istiyorum!
Herşey olması gerektiği gibi görünüyor bugün hayatımda oysa ki aynadan yansıyan  ışıkları cebime doldurup karanlıkta yaşamayı planlıyorum son zamanlarda!
Bir kaç çocukluk şarkısı, biraz da aşk kırıntısı koyarsam çantama hazır olurum yola çıkmaya…
Kimse bilmesin istiyorum nerede olduğumu, uzakları yaşamak istiyorum bir süreliğine.
Çok mu şey istiyorum?! Bedeli ağır mı olur bu isteklerin, bilmiyorum.
Tek dileğim kendi hikâyemi yazmak ve onu mutlu bir şekilde tamamlamak…
Evet, harekete geçme vakti gelmedi mi daha?
Hacminiz kadar mı yer kaplamak istiyorsunuz bu dünyada yoksa düşündüğünüz kadar mı?
Hayal ettiğiniz kadar mı varsınız yoksa kabullenip kaderin yazgısına boyun eğdiğiniz kadar mı?

(2000, 29 ekim)

Kentten köye de olsa köyden kente de yolculuğun büyülü yanlarını yaşamak mümkün.Tabii farkındalık algısı açık olanlara…

Dört ayın sonunda değiştiğimi farkediyorum hem de tüm hücrelerimde…Şehirde daha kolay yorulduğumu, daha çok sızlandığımı, her zaman kolayca başa çıktığım şeylerin bu sefer beni kolayca yıldırdığını görüyorum. Öte yandan ailemle geçirdiğim zamanların kıymetini daha iyi anlıyorum. Beraberken hissettiğim huzuru iyice çekiyorum içime…Biliyorum ki kendi hikâyemi yazmak için mekân değiştirdiğimde bu huzuru yanımda taşımam gerekecek.

Güzel sürprizler hazırlamış İstanbul’daki odam bana…eski kutular, eski kutulardan baş çıkartan köşesi çoktan eriyip giden defterler, o defterlerin arasından sırıtan yırtık pırtık kağıt paçavraları, o paçavralardan fışkıran duygular…Hepsi öyle büyülü ki sanki yıllar öncesinden bugün için hazırlanmışlar. O zaman neden olduğunu ne olduğunu çıkartamadığım duygularım, cümlelerim şimdi yarınıma ışık oluyorlar.

İçi kıpır kıpır olan ama bir türlü tası tarağı toplayamayanlara duyurulur: Yola çıkmak, yola çıkamamak kadar yorucu daha fazla değil…

İçimdeki dramı neden yaz(ş)ıyorum: İSTEMEDİKLERİM’le dolu bir yazı

Çünkü çok üzülüyorum.

Neden üzülüyorum?

Çünkü yok olan-olmayan herşeyin bir parçasıyım.

Neden yazıyorum?

Belki üzüntüm birazcık olsun azalır diye.

Neden yok oluşlar bu kadar dramatik?

Herhalde bilginin bu kadar hızlı yayıldığı ve insanın ruh halinin bu kadar kırılgan olduğu bir dönem daha önce yaşanmamıştır. Sahip olabileceğimiz herşeye sahibiz ve hepsini en değerlilerinden başlayarak yitiriyoruz.

Toprak, su, hava…

Bu dram neden benim bünyemi böyle derinden etkiliyor?

Sanırım genlerim yok olmamayı ve mevcut koşullarda kendilerini iyileştirerek var olmayı istiyor. Bu da beni yaklaşan bir tehlikeye karşı tetikte olmam için sürekli uyanık tutuyor. Üstüne üstlük ben sadece genlerlerimi değil, ruh ve akıl taşıyorum bedenimde. Ruhum daha huzurlu aklım da işe yarayabileceği özgün bir dünyayı hakediyor.

Oysa ki ben kanser olmak istemiyorum

Ben yakınımdakilerin, sevdiklerimin kanser olduklarını duymak istemiyorum.

Onları nedenini bildikleri ya da bilmedikleri acı dolu bir sona bir hiç uğruna uğurlamak istemiyorum.

Ben GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ GIDA-TOHUM-YEM istemiyorum

Ben KİMYASALLAR ve PETROL LOBİSİYLE YÖNETİLEN GIDA SİSTEMİ istemiyorum

Ben  BAŞTA DOĞANIN ardından İNSANLARIN YAŞAM HAKLARININ HESLER, TERMİK, ALTIN MADENLERİ VE NÜKLEERLERLE GASPEDİLMESİNİ  istemiyorum

Ben sözde demokrasi istemiyorum

Ben ÇILGIN PROJELER istemiyorum

Ben HAKLARINA SAHİP ÇIKMAYAN, SUSAN bir TOPLUM  istemiyorum

Ada Günlüğü 1

En son haziranda kuzenimin düğünü için Bozcaada’ya gittiğimde, mevcut ada nüfusunun büyük bir kısmının Bayramiç’ten yerleştiğini öğrendim. Temmuzdaki duraklarımdan biri Bayramiç’ti zaten. Daha gitmeden adayla olan bu güçlü ilişkisi sebebiyle içten içe bir yakınlık duymaya başlamıştım oraya…

Çocukluğumdan beri beni büyüleyen tarihi, sokakları, güneşi, ağacı buram buram deniz kokan bu adanın Bayramiçlilere ne ifade ettiğini merak ediyordum. Karşı kıyıya Kaz Dağları’ndaki komşu ilçeye gittiğimde bir çok insanla bunu konuşma fırsatım olacaktı.

Herneyse, Ada’daki köklü ailelerle konuşuyordum, esnafla görüşüyordum, merkezdeki çay bahçesinde bir Rum’a rastlayabildiğim ve onunla iç çeke çeke sohbet edebildiğim için kendimi şanslı sayıyordum … Tüm bu sohbetlerden sonra kafamda bir ampul parıldadı! Ağustos’da üzüm hasatına katılmalıydım (malum adada tarımsal faaliyet bağcılıkla sınırlı, ancak bağcılıkta organik tarıma geçildiğini de söylemeliyim.  İlçe yönetimi ve adadaki şarap üreticileri bu konuyu biraz daha yakından takip etmeli sanıyorum).

Böylece hem Bayramiçlilerle hem de ada’m ile yakın bir ilişki kurabilirdim.

Benimle aynı fikirde olan biri daha vardı. Bundan aylar önce yaz aylarımı köylülerle geçirmek istediğimi öğrenen çocukluk arkadaşım “bana da bir kaç gününü ayır ben de gelmek istiyorum” demişti.

Üzüm kesme fikri aklıma düşer düşmez Pınar’ı aradım, bana çok güvendiği için hiç düşünmeden

Tamam! dedi oysa işler hiç de tasarladığımız gibi olmadı… Okumaya devam et Ada Günlüğü 1

Temmuz güneşinde Çanakkale ile buluşmak, ayrılıp yeniden inatla ona dönmek…

Güneşte kavrulan toprağın güvenli kollarında bir tohumum şimdi.  Varoluş içgüdüsü dışında hiçbir varlığı olmayan, bu saf bilinçsizliğinde saklı soruları olan yalnız bir tohum…

“Kök verirken hangi yöne ne kadar uzamalıyım?”

“Filizlenirken canım ne kadar yanacak?”

“Peki ya sonra?”

Sonra,

koskoca bir köyün terkedilmiş eski küçücek bir mahallesinde yeni bir yaşam kuranlar

bu yalnız tohumun yolculuğunda ona yol gösterenlerden oldular…

*

Vazgeçilmezim olan sorularımla muhtemel cevapları(m) arasındaki çabasızlık parantezinde

sorgulamama, düşünmeme anları

gerçek  üretken zamanlarımı yarattı.

* Okumaya devam et Temmuz güneşinde Çanakkale ile buluşmak, ayrılıp yeniden inatla ona dönmek…

21:57

Steril ortamlarda kendimize üst düzey korunaklı hapishaneler yaratmışız bütün korkularımızı genlerimizin bir köşesine kilitleyip yola devam etmişiz.

Ben şimdi bir adım yaklaşıyorum kilitli kapıya ve belki de kilidine dokunuyorum yasaklanmış kapının. Bu bile beni korkutmaya yetiyor ancak ardından şu sahte güvenlik duygusu beni rahatlatıyor.

*

Korunaklı bir ortamdayım ona rağmen içim ürperiyor ötemdeki yaban domuzlarını görünce. Ya o bir metrelik bir duvar  aramızda olmasaydı?

Yüksel Hocam orada olsaydı benim gibi yapmazdı: 6 Yanlış Eşsiz 1 Öğreti

Bozcaada’dan ayrıldım Edretim Körezi’ndeki küçük gezinin ardından daimî ara durağım Havran’a gittim. Niyetim Balıkesir’deki bir iki köyde çalışmak çalışmak ve çalışmak!  Köylülere yardım etmek ve onlardan iş öğrenmek…  Ancak içgüdülerim bu hafta hiç bir işin düşündüğüm gibi gitmeyeceğini ve öylece açıkta kalacağımı söylüyordu.

Öyle de oldu!

Gözüçayır-Küçükyenice-Koruk-İvrindi Merkez

Üç köye de ziyaret yapıldı birine sadece haber salındı ve ben reddedildim.  İnanmadılar bana, inandıramadım.

Nerede hata yaptığımı bulmak için döndüm 2002 yılına, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki 206 no’lu sınıfa. Yüksel Hocam olsaydı bu hataların hiç birini yapmazdı!

Hata 1: Ziyaret ettiğim kişilere kendini doğru biçimde anlatmadım, anlatamadım.

Hata 2: Konuya hızlı giriş yaptım daha yeni tanıştığım birinin evinde (henüz 30 dk. olmuştu) kendimi buyur ettirmeye çalıştım. (Her ne kadar doğal ve sevecen olsam da hatalar arka arkaya yapıldığında şirinlik işe yaramıyor)

Hata 3: Elim boş gittim

Hata 4: Yanlış zamanlama yaptım, tarlada çalışırken gidip işin ucundan tutsaydım kendimi inandırabilirdim.

Hata 5: Aracı kanalları iyi kullanamadım, bana eşlik eden dostlarımın yanı sıra köyün önemli başka aktörlerini de olaya dahil edebilirdim. Muhtar ya da ileri gelen biriyle tanışmaya vakit ayırmayı ihmal ettim.

Hata 6:  Yolun kendi yolculuğunu yaptığını unuttum.

İnat edip ısrarla bir köye yerleşmeye çalıştım oysaki bu inadın sonunda ertesi gün hiç de planlamadığım bir rotada buldum kendimi. “Hiç işim olmaz” dediğim Bodrum’a ikinci yolculuğumu yaptım. Daha önce bahsettiğim sevgili Sağbili ailesinin yanına gidişim işte böyle gerçekleşti.

Bkz: 

http://heryerbenimevimdir.com/2011/07/03/bugune-donus-dogada-gozlem/

Ada köyüme dönüş

Küçüktüm tam bilmiyorum belki 12-13 yaşlarımdaydım bir yazı yazmıştım ablama: “Köyümüz yok bizim o zaman Bozcaada olsun mu bizim köyümüz?”

“Çünkü orada kendimi çok iyi hissediyorum, çünkü oraya her yaz gidiyoruz, çünkü orada fırıncı amca var, Anke’nin kampı var, dayanılmaz güzellikte Ayazma var, Koreli var çünkü, üstünde saatlerce oturduğum için bacaklarımı acıtan tahta sandalyeleri var, mis gibi beni benden alan dağ kekiği var, evinin önünde oturan ve mutlaka dantel ören teyze var, yıkık dökük pencelerden gelen Rumca var, kızarmış patlıcan kokusu var sokaklarında, taze süt var, dalgakıranında bir tanecik kahvehanesi ve dondurmacısı var, tek bir banka ve bir benzincisi var adanın. Oranın bostanları var, domatesi, karpuzu var toprağında dalından kopardığın asması var…Çünkü  orası saf ve iyi insanların yaşadığı kışın fırtınalarından ulaşımının kesildiği  ıssız bir ada. “

Şimdiki aklım ve ruhum olsaydı o yaşımdan itibaren adaya gerçekten sahip çıkar  adada alınacak kararlara katılmak üzere hareket eder ve  ileride oraya yerleşmek üzere çalışırdım. Köyümü hem güzellikleriyle hem de yaşam zorluklarıyla kabul etmeye hazır olurdum. Bugün 4 yıldan sonra ilk kez gittim adaya. Sokaklarında ağlayarak dolaştım, ayaklarımı hırsla vurdum arnavut taşlarına, merdivende oturan teyzeye selam verdim gözüm yaşlı olsa da. Eskiden hiç bıkmadan yürüdüğüm o sokaklarda bu kez fazla kalamadım.

Gerçi kalabalık bir gruptuk onun da etkisi vardı üstümde. Yalnız olsaydım muhakkak o sokakların yasını tutmak isterdim.

Yalnız olsaydım bir kaldırıma oturup daha önceleri de yaptığım gibi karşıdaki evi ve içindekileri izleyebilir, ne olup bittiği üzerine hayaller kurabilirdim. Hep birer parçasıymışım da şimdi o evden ayrılıyormuşum  gibi hüzünlenebilirdim yalnız olsaydım.

Hoşçakal Ada’m ve eski köy’üm…