Kategori arşivi: Yöres(yer)el Kültür

Ustalarım öğretir ben yaparım

DSC_2132

Yünü alıyon kuzunun sırtından

Aha böyle kesi kesivereyon

Battırdın mı boyaya iş tamam

DSC_2144

Sonra bir tasta sabunlu su yapıvereyon

DSC_2146

Başka bir tasta da sade suyu ısıtıvereyon

DSC_2113

Ne şekil vereceesen onu verdin mi

Islayıvereyon yünleri

Sonra dövü dövüvereyon bir saat mi iki saat mi Allah ne verdiyse

DSC_2112 (2)

DSC_2120

İki de tepik atıyon eğer gücün yetmeyiverir kolların tükeniverirse…

Sonra durulayıver gitsin.

Al sana keçe!

Çok kolaydır, güzeldir, keyiflidir yapması.

DSC_2129

….diye anlatabilirdim keçeyi. Ama yok yapmayacağım öyle bir şey.

Anlatmadan önce hissetmek, hissetmekle birlikte kavramak, kavramayla birlikte hayal etmek, tasarlamak gerekiyor galiba.

Bu fotoğraftakiler benim ilk denemelerim. Ayfer ve Hatice’nin ‘olmamış!’larına ve benim çabalarıma rağmen bunlar çıktı… Akıbetleri ne olur bilmem, mousepad mi olur yoksa cüzdan mı yapılır, sabuna sarılıp kese diye banyolara mı girer ki?

Aşağıdakiler minder olucak mesela. Onları henüz dövmedim, neticesini paylaşırım yine…

Kolay iş keçe, böyle alıyon yünü depiyon dövüyon oluvereyo…

Keçe Atölyesi Saklanacak Klasör

PAZARCILIK zor zanaat ÇEVRECİLİK de!

Pazarcılık zor! Hele de dürüstseniz ve sağlıklı yerel gıdanın peşinde olan bir yetiştiriciyseniz fizkî koşulların dışında başka kaygılar da devreye giriyor yattığınızda vicdanınızın rahatı için daha çok çalışıyorsunuz…

Sit alanı ilan edilmeyi hak eden dört yanınız ağaç dört yanınız saflık bir coğrafyadasınız. Buradan beslenmiş burada büyümüşsünüz ekmeğinizi

bu topraktan çıkartıyor “helâl” lokma yemek için gündüzü geceye karıyorsunuz…Birden size ait olduğunu sandığınız bu saflık birilerince elinizden alınmak isteniyor.

Çaresizlik içinde karanlığa bakıp aydınlığa çıkmayı bekliyorsunuz… Yok oluşlar içinde var etmeye toprağın, suyun, çocukların, toronların, domuzların, kuşların, ağaçların, arıların yaşam hakkını savunmaktan başka bir düşünce geçmiyor aklınızdan beklediğiniz ışık ise bir türlü gelmiyor…

ALTINI, ALTINCILARI ÇEVREMİZDE İSTEMİYORUZ KARDEŞİM!
BU DAVA TÜM KAZDAĞI ÇEVRESİNİ, ANADOLUYU YANİ TÜRKİYE'Yİ İLGİLENDİRİYOR
Akçakıl Köyü SİYANÜRLÜ ALTIN HAVUZUNU istemiyor!
Ekmekte, suda,maydanozda, patateste siyanür istemiyoz!
Söze gerek yok...

Altın Kızlar’ın salça maceraları

Köylerimizin hepsi güzel ama tıpkı bir elin parmakları gibi hepsi de birbirinden farklı. Sanıyordum ki benzeyecek “hızmatların” yani “günlük işlerin” adetleri, bir de baktım ki olay öyle değil…Salçası, pekmezi, turşusu, ekmeği, güneşi bulutu başka olur-muş- köylerimizin.

21 Eylül’de mevsimin ilk büyük yağmuruyla aynı anda Bayramiç’e varıyorum (yeniden). İki gün sonra Ahmetçeli’ye sevgili Sevinç abla ve muhtar eşi Hüsamettin abinin evine varıyorum. Yağmurdan bir damla bile düşmemiş köye…Tam bir salça havası var! Okumaya devam et Altın Kızlar’ın salça maceraları

Muş’lu Kıtalar Atlası

Muşlu kıtalar atlasında insanlar var hayal kuran, dua eden, isyan eden, seven, bahara sevinen, içi ürperen, bir kalp sancısı için bekleyen, ritim tutan, ağlayan, ekip biçen, yazan, uyuyan, sevilmeyen, kavga eden, gitmek isteyen, kıskanan, aşık olan, terkedilen, giden, gidemeyen, cesaret edemeyen, imkânı değil ama çokça imkânsızlıkları olan.

*

miş-li

mış-lı bir çocuk varmış

muşlu kıtalar atlasında

terkedil-miş bir babanın evladıymış

annesi biraz basiretsizmiş çocuğun

ne hocaya gidebilmiş ne de okula

neyse ki öğrenmiş günah ile sevabı

doğuyu ve batıyı

*

Adaköyümden notlar da olacaktı günlüğümde

Günlüğümü hep olduğu gibi küçük defterime yazarım, kimi zaman tükenmez kimi zaman kurşunla…Bazen korkarım zamanla silinecek gidecekler diye.  Bazı sayfaları fazla yıpratmışım defterin kapağı kapanmadığı gibi o sayfalar kendilerini çok belli ediyor. Ağustosta bitirdiğim günlük defterim masamın üstünde pıtır pıtır oynayıp duruyor “ben de buradayım, unuttum beni” der gibi sayfalarını hışırdatıyor. Anlıyorum derdini, internet günlüğüne aktarmadıklarım küstü küsecek bana onu haber veriyor. Okumaya devam et Adaköyümden notlar da olacaktı günlüğümde

toprakla buluşma vaktidir

bu gece

dalımdan koparak

salınarak düşme vaktidir

bereketin  içine

 

bir elma bir şeftali ya da erik olmalıyım

nerede son bulacağıma karar veren olmalıyım

bir avucun içine düşmeyi beklemeden

beklemeden koparılmayı hırçın parmaklarıyla bir çocuğun

bereketle buluşmalıyım

bu gece

 

Büyük şehirleri doyurmak lazım!

Temmuzun ilk haftasında <İpek Hanım Çiftliğine> doğru yol aldım. Ahmet, beni asker yeşili o çok sevdiğim safari tipli eski bir ciple karşıladı. Nazilli’nin doğasını hayran hayran izleyerek Ocaklı köyündeki çiftliğe vardım. Çiftlikteki ablalar teyzeler başım bağlı ayağımda şalvarımla beni görünce işe yeni giren kendileri gibi bir köylü sandılar, şehirden gelme “yeni yetme bir köylü” olduğuma inanmakta nedense güçlük çektiler…

Okumaya devam et Büyük şehirleri doyurmak lazım!

Ülkü Tamer’in Yenidoğan köyü

Şiirin her insanda bıraktığı iz başkadır ve her şiir her yüreğe dokunmayabilir ama sanki bu şiir Anadolu özlemi çeken herkese dokunurmuş gibi geliyor bana.

Ya da herhangi bir özlem içinde olana …

Benim için çok ama çok özel olduğu için

her okuduğumda her mısrasında Yenidoğan’a gittiğim için…


Mektupsuz koma beni.

Bir daha, bir daha yaz adını mektubun sonuna.

Bana güler yüzünü gönder.

Yenidoğan’ı anlat.

Günün hangi saatte battığını görememiştik,

tepelerin arasındaydık çünkü,

sen evlere bakıyordun,

yüzündeki o çocuksu cesareti inceliyordum ben.

Evler dağları sırtlanmıştı

korumak için kendilerini çaresizlikten,

ocaklar yeryüzünün çamurunu yakıyordu.

Klarnetçiler, matbaa işçileri, bakkal karıları dolaşıyordu

günün battığı saatten sonra sokaklarda.

Saçlarının her teli bir dinamit fitilidir

yokuşları çıkıp yorgunluğa bıraktığın an gövdeni.

Mektupsuz koma beni,

denizi deniz yapan sensin,

ormanı orman yapan sensin,

sensin tezgâhta kan dokuyan,

gözlerinde serçeler yanan,

bir aşktan bir dünya kuran sensin.

Samanyoluna karışır gün ortasında attığın çığlık,

hafta sonlarında yaktığın ağıt,

tabutların ardında yürüdüğün yol,

koparıp yüzüne attığın başak.

Mektupsuz koma beni,

yılların sana öğrettiğini sen bana öğret,

parmaklarının gölgesini gönder.

Sevgilim, sevgili dostum,

yaşamayı pekiştiren bir çelik çivi olacak

Yenidoğan’ın acısındaki maya.

Sen o mayadaki umudu gördün.

Yaslar donanmış babaların pencere önlerinde

çocuklarına saksı sulattıklarını gördün.

Damarlarını fabrikalarda bırakan kızların

nişanlılarında yeni bir yürek bulduklarını gördün.

Nasırların yanıbaşında tarlalar gördün.

Kopan derilerin altında gökyüzü gördün.

Gördün her şeyi,

topladın her şeyi,

acına renk katıldı çeyiz sandığında.

Gülüne dipdiri bir sap takıldı.

Mektupsuz koma beni.

Aşkını uzun uzun anlat, utanma anlatmaktan,

senin elin benim elimi tutsun,

birlikte sıçratsın ayaklarımız

Yenidoğan’ın çamurunu,

aynı duvar halısına işlensin ceylanlarımız.

Dostum benim, yokuşlu yolum, düzgün ovam,

günün hangi saatte battığını görememiştik seninle,

tepelerin arasındaydık çünkü,

üstümüze keder çiseliyordu çünkü,

saçak altlarına sığınıyordu çocuklar,

her evin eşiğinde sessizlik vardı.

O sessizliğin marşını öğret bana,

gizli bir pınar gibi toprak altında akan

ama bütün kıtaları dolaşan marşı

 

Yakarca-Sivrisinek-Karasinek

DA YA NA MI YO RUM

1 aydır geziniyorum ve yakarca, sivrisinek, karasinek üçlüsü kadar sinirlendiren, canımı sıkan birşey olmadı. Üçünü asab bozuculuk yarışmasına soksam hepsi birinci gelir.

Yakarca görüp görebileceğiniz en küçük sinek o yüzden sevimli gibi görünebilir ama aldanmayın. Sokmuyor ama değdiği yeri öyle bir yakıyor ki.

Diğerlerini anlatmama bile gerek yok kara sineklerin yüzsüzlüğü dillere destan, kapıdan kov bacadan gelir, gözüne kulağına girmeye çalışır. Sivrisineğin sokuntusuna katlanabilirim ama sanki başka konacağı yer yokmuş gibi ille de kulağımın etrafında gezinmesine sabrım yok.

Çocukken yaz akşamlarında ilaç saati olurdu, bir kamyonet arkasından sis çıkartan motorla gezdi mi içeri kaçardık ve camları kapıları kapatırdık çünkü ilaçtan kaçan sinekler ve haşereler evlere girmeye kalkardı, artık şehirde ne kara sinek görüyorum ne de sivri …

Her ne kadar üçünü de bir kaşık suda boğmak istesem de insan doğada olunca sistemin mükemmelliğini ve kutsallığını kabullenmeye ve ona karşı boyun eğmeye yanaşıyor…

Havran-adolu 2

Kahvaltı tepsisi tap taze tereyağ, harika bir koyun yoğurdu, salata, yumurta ve Edremit yöresinin zeytiniyle donatılıyor! Bu kahvaltıyla insan tüm gün zımba gibi çalışabilir sanki.

Bodrum gezisi sonrasındaki 1. Havran ziyaretimde derneğin işleri üzerinde çalışmak için kendimizi bilgisayarlara kaptırıyoruz . Ben ise bir yandan öğleden sonra İvrindi’de yapacağımız bahçe çalışmasını düşlüyorum…

*

Balıkesir ve Çanakkale ışığı, rengi, kokusuyla insanı kendine aşık edecek kadar büyülü. Tepeleri, düzlükleri, ağaçları o pırıltılı ovaları şaşırtıcı derecede güzeller. Binlerce yıldır medeniyetlerin bu toprakları kutsaması boşuna değil ancak bendeniz küçük bir çocuk gibiyim yeni yeni keşfediyorum…

Bölgede azalan bahçecilik ve tarımsal faaliyet ile artan hayvancılığın etkilerini gözlemek çok zor değil. Köylülerin hemen hepsine ait birer dam, damlarda devlet teşviği ve banka kredisiyle alınmış Hollandalı sığırlar…Çoğu tarlada arpa, yulaf, yonca ekiliyor hepsi de hayvan yemi oluyor. Eski köye yeni adet işte böyle yerleşiyor.

Biliyorum ki değişen her teknoloji ve küçük çiftçinin haklarını korumayan politikalar ister mimarî bir çözüm getirsin ister ekonomik bir katkı, geldiği yerdeki kültürü kısa ya da orta vadede mutlaka ama mutlaka etkiler. Teknoloji ya da politik uygulamalar o yerin kendi ihtiyaçlarından çıkarak oranın insanı tarafından üretilmemiş ve talep edilmemişse genellikle bir çarpıklığa ya da bir hazımsızlığa neden oluyor.

Elbette dünya değişirken bunların hepsi olası,ancak sadece bazı gelenek ve göreneklerin yerine getirdiği görevleri bu modern araçlar çözemeyeceği için görevler de işlevler de yüzlerce yıllık yapı da inanılmaz bir hızla değişiyor. Gençler gülüyor yaşlıların ise düşünceli.

Hiç sahip olmadığım bazı değerlerin yok oluşunu hep benim olmuşlar gibi acıyla izliyorum. Arif abi Çayırlık’ta gezerken çocukluk hikayelerini anlatırken öyle heyecanlanıyor ki ben bile kendimi o zaman diliminde hayal ediyorum.

Yaşam koşullarının çok çok zor ama hayatın çok keyifli olduğu yıllarda…

*

Sıkıman denen mevkiide fasulyeler sulanıyor, sulama işlemi kolay çünkü hemen tarlanın yanından bir dere akıyor. Sulamadan sonra çapa için bir kaç gün geçmesi beklenecek.

Gazipaşa

Gazipaşa’ya bu dördüncü ya da beşinci gelişim ve daha Cuma günü dışında bir  gün ayak basmışlığım hemen hemen yok.

Cumaları buranın sebze meyve pazarı kuruluyor dolayısıyla hem köylülerle buluşmak için hem de akşam pazar minibüsleriyle köylere ulaşmak için enuygun gün.

İlçeye havaalanının açılmasıyla çehresi bozulmuş sanki, bir güzel ilçeyi daha mı kaybediyoruz? HES’lerle boğulmuş dereleri, “cam”lara hapsedilmiş domates ve muzları, turizm masalıyla kandırılmış gençleriyle…

Otogarda oturmuş eski kaymakamımızın eski şoförü şimdi market işleten 3 çocuk babası (zat-ı muhterem de Çamlıca köyündendir)  Mahmut abi ile sohbet ederken bunları düşündüm sonra acı bir motorsiklet sesi duyuldu.