… Orada Buluşalım!

 

İNSAN BİLMEDİĞİNDEN KORKAR-KORKTUĞUNU İSTEMEZ-BİLMEDİĞİNİ SEVMEZ-SEVMEDİĞİNİ İSTEMEZ-İNSAN HABERDAR OLDUKÇA MERAK EDER, MERAK ETTİKÇE ÖĞRENİR, ÖĞRENDİKÇE DÜŞÜNÜR, DÜŞÜNDÜKÇE DEĞİŞİR DAHA ÇOK MERAK EDER. ÖĞRENDİKLERİNİN BAZILARINI SEVMEZ. BAZILARINDAN KORKAR. SEVMEDİKLERİNDEN, KORKTUKLARINDAN UZAK DURUR. DÜŞÜNMEK İSTEMEZ, ÖĞRENMEZ, MERAK ETMEZ, HABERDAR OLMAK İSTEMEZ.BİLEN BİLMEYENLE, MERAK EDEN ETMEYENLE ,SEVEN SEVMEYENLE ÇATIŞIR. ÇATIŞKI VE ÇELİŞKİLERLE DOLUDUR İNSAN. İNSAN, ÇELİŞKİLERDEN MUAF OLUR BAZEN. İNSAN DOĞDUĞUNDA SAFLIĞINI YİTİRMEZDEN HEMEN VE SON NEFESİNİ VERMEDEN AZ EVVEL ÇELİŞKİLERİNDEN BOŞANIR. YAPMAKTAN VAZGEÇER, VAROLMA, GÖRÜLME, İŞİTİLME VE SEVİLMEME DERDİNDEN KURTULUR. İNSAN NEFES ALIR ÖTEDEN GELİR VE NEFES VERİR ÖTEYE GEÇER.

*

“Düşünceyi sabitler, katılaşmasına izin verirsen, maddeleşir, sonra nesneye dönüşür, sonra sahibini kendisine dönüştürür.” (Facebook arkadaşım Sunay Demircan’dan alıntıdır efenim)

*

“Eleştirmek güzeldir. Eleştiriye maruz kalanı düşündürür, harekete geçirir hiç bir şey yapamazsa savunma mekanizmasını tetikleyici bir rolü olur.

Eleştirmek kolaydır. Dilin kemiği yoktur atasözü de bu topluma aittir. Ateşi, enerjisi yüksek, konuşmaya tutkun bu halkın en iyi yaptıkları arasındadır.

Eleştirmek sorumluluk almayı gerektirir. Eleştiriye konu olan kişi ya da kurum, herşeyin en doğrusunu bilen değil, ben yapmaya adayım diyendir.

Fizikte bir enerji kuralı vardır; ya kuvvetten kaybeder yoldan kazanırsınız ya da yoldan kaybeder kuvvetten kazanırsınız. Ancak bir gerçeklik vardır ki her zaman enerji ve zaman harcarsınız.

İş bu halde, eleştiri yaparken bütün bu yönlerini düşünüp eleştirmekte fayda görüyorum.

Bilemediğim, değinemediğim ve beceremediğim her hususta da eleştiriye açık ve yardıma muhtaç olduğumu deklare ediyorum.


Hepimizin tek başına bildiği ve yapabildiği katre-i deryadır.

Derya olmak için de birlikte olmak şarttır…”

Kayra Özlempaylaşt /Bir zamanın Etiler Forum’undan

by Nazar Bilyk

 

*

Sabit düşüncelerim vardır. Sabit fikirlerim, düşüncelerim hem kemikleşmiş hem de kırılgan yapıdadırlar. Kimilerini korumak için didinir dururum. Zira çatladıklarında hele hele kırıldıklarında neticeleriyle nasıl başa çıkacağımı bilemem. Onlar, benim olduğumu sandığım insanın yani görüntümün bir parçasıdırlar; kaşım, gözüm, kırmızı yanaklarım gibi. Yalnız ille tartışır birileri benim kim olduğumla, kafamdakilerle, ben de onlarınkiyle… Ve herkes ille korumak ister sabitini eliymiş, koluymuş, kıymetli dişleriymişcesine. Bu ısrar sürdüğünde gözler körleşir, kulaklar sağırlaşır, yürekse çoktan alıp başını gitmiştir. İşin fenası ça-tart-ışmanın sonunda kişiler, sabit fikirlerine veya olduklarını sandıkları kişiye daha da sıkı sarınmıştır. Yaşantılarında çok az şey değişmiştir bu tartışma numunesinden sonra.

İşte ben de tartışma numunesi olan bir çatışma sonrasında yazıyorum tüm bunları. Düşüncelerim sabitlenmeden, katılaşıp maddeleşmeden onları incelemek ve göz önüne sermek ve hatta bu sorumluluğun bir kısmını şu satırları okuyanlarla paylaşmak… (Yazının sonundaki notlara bakarsınız nasıl başladığımı ve nerede bittiğimi görmek için. Niyetlerime pek de bağlı kalamadım.)

İncelemeye çalışacağım konuyu kişisel boyutta tutmaya, mümkün mertebe içselleştirmeye gayret edeceğim. Bundan koptuğum zamanlarda yaptığım genellemelerde de saldırgan bir dil kullanmamayı diliyorum. Yeni moda (!) şiddetsiz iletişim olduğundan mı? İnsan olduğumu unuttuğumdan, her şeyiyle bir bütün olduğumu inkârdan mı? Hayır, neredeyse 30 yaşıma kadar alıştığım, kemikleşmiş tavır, tutum, yaklaşımlarımı son yıllarda bozmaya onları esnetmeye çabalamamdan ve içimdeki şeytanları(Sabahattin Ali’nin kitabını okumadıysanız tavsiye ederim) yakından tanımaya niyet etmemden… Saldırgan olduğumda bile, bunu nezaketle süslemeden, doğrudan ama incitmeden, çirkinleşmeden yapabilecek miyim bunu deneyeceğim. Neden saldırı, öfke hissettiysem onu da şeffaflıkla paylaşabilmek isterim; ola ki saldırgan bir tavırdayım ve fark edememiş veya yeterince irdeleyememişim, bunlar da insan olmamdan, kulaklarımın anlık sağırlaşmasından ve aslında kendime bakışımda kendime tamamen kör oluşumdandır. Bu yüzden de aynalara, körlüğümü biraz olsun giderecek samimi gözlere, kulağımın işitmesini sağlayacak şefkatli dillere ihtiyaç duyuyorum.

Beni bunu yazmaya iten çat(tart)ışmanın içindeki kişilerden izin almış değilim. O sebeple ne zaman, ne yer, ne de isim vereceğim. Mümkün mertebe olayın -tam gelişme sırasında – farklı yönlerden nasıl göründüğünü anlayabilmek için o rollere, kişilerin kim olduğuna, geçmişlerine, hayat hikayelerine dalmadan yazmaya çalışacağım. Yazdıklarım tamamen benim gözlemlerime ve varsayımlarıma dayanıyor. Kimseyi hedef gösterme niyeti de taşımıyor. Şu an yapabildiğim bu… İçimden akan bu… Zaten ne yazsam, ne anlatsam hep bir tarafı eksik kalacak, hep kırık dökük ve yetersiz olacak.

İtalik tüm ifadeler ÜZERİNE DÜŞÜN! notudur. Kendim için yaptığım bişey. 

Koyu olarak işaretlenmiş yerler, içimden çıkan, duymazdan gelemediğim sesimdir. Oturup onu da analiz edecek değilim. Geri kalan normal renkli satırlar mevzu gelişirken olduğunu sandığım, beni yansıtan gerçeklerdir.

13710025_1183216268366530_2752327551501595028_n

by Gabriel Levesque

Canııım zorlama kendini, konuyu değiştir başka bir örnekle, dışsallaştır, dolaylayarak anlat. Ama yeni bir örnek kurgulayacak kapasitede değilim hele de hakim olduğum, istediğimce atıp tutabileceğim herhangi bir konu yokken böyle bir şeye kalkışmak yazımı hiçbir zaman bitiremememe, meramımı anlatamamama sebep olacak. 

Olay küçük ölçekteki bir hayvansal mamül üreticisi, vejetaryan-vegan kişiler, ikisinin dışında bazı kimseler, sessiz gözlemciler arasında gelişti. Bu insanların büyük çoğunluğu endüstriyel yaşamın dayatmalarından sıyrılmaya, dünyanın daha yaşanabilir bir yer olmasına, tahakkümden ırak, tabiata yakın olma gayretinde kişiler.

Konu, –sanırım kolay anlaşılması için– ‘vegan’ diye kendini tanımlayan -bence kimliklendiren- kişiler açısından farklı yöntemlerle değerlendirildi. Kimi, –kendi ifadesiyle- “sosyal vandalizm” tercih etti (benim anladığım ideolojik vandalizmden bahsediyordu. İçimdeki yansıması ise faşizm oldu. Kimi şaşkındı ve sanal ortamda bu tartışmaya girmekte zorlandı. Kimi ürkekti, kimi asabi ve gergin…

Konu zordu hem de çok zor! İnsanın kendi dışındaki hayvanlara uyguladığı zulmün ifade edilmesi, endüstriyel şiddetin varlığının basbas bağırılması insanın (sapiens olanın ) otuzbin yıllık geçmişiyle yüzleşmesini gerektiriyor.  Akademik olarak üzerine kitaplar yazılan, kiminin sadece insanın hangi diyete ihtiyacı var üzerinden değerlendirdiği, kiminin insanın nasıl bir mahluk olması gerektiği üzerinden yaklaştığı, bir başkasının varoluşumuza antropolojik kazı yapıp baktığı, kiminin sadece duygularıyla yanıt verdiği kaotik bir mesele…

Ben ki bunlardan çekiniyorum ha deyince nasıl bakayım her bir açıdan? Ancak bunu yapmaz, hakikatin peşine düşmezsem, hem aklım hem vicdanımla, nefs ile durup “ben kimim?” diye sormaz, eylemlerimin ardındaki niyetleri kurcalamazsam nasıl yaşarım?

Ah işte başlıyoruz! Bu sözcükler, bu kavramların ağırlığı altında ezilerek ölücem sanırım. Bu yazı da daha başlamadan bitecek… Her ifadem birilerinin kalbini kurcalayacak, o birileri kalplerindeki etkiye durup şöyle bir bakmayacak bile ve anında en okkalı, en şaşalı, hedefi tam ortasından vuracak tepkisini verecek ve ben yazmak için günlerimi verdiğim bu satırları, sırf bu kavramların kargaşası yüzünden- yazdığıma pişman olurken bulucam kendimi. Şimdiden olanların NE olduğundan çıkıp NASIL olduğuna kullanılan üsluba takılmaya başladım. Yeniden deneyeceğim olanı olduğu gibi yazmayı. Biçim mi öz mü? Öz mü biçim mi? 

O gün benim için tartış/çatış arası olan konu hassastı, ortam gergindi…  

Biri içinden şöyle diyor olmalıydı:

“Ah… İşte sesimi, kim olduğumu, neye inandığımı duyurabileceğim bir ortam! Ama kendimi nasıl gerçekten hiç unutulmamacasına duyurabilirim? Şimdi bu arkadaşa ‘Yapma etme bak sen öyle yapınca insanlar da bunları tüketmeye devam ediyor. Sen hayvanlardan faydalanıyorsun ama onları kendine bağımlı kılıyor ve çaresiz bir döngüye sokuyorsun. Etraflıca bi düşün’ filan desem beni duymaz ki, duymak istemez. Çünkü duyarsa düşünmesi gerekecek belki de bütün hayatını değiştirecek kararlar alması gerekecek. Bundan öncekiler duymamıştı beni. Çok yoruluyorum kendimi anlatmakta. Kendine ve çevresine acı veren insan olmaktan yorgunum, hatta insan olmaktan yorgunum. Ben kendimce vazgeçtim bu acıyı vermekten, ne doğrudan ne dolaylı bu acının parçası olmak istemiyorum. İnsan bir hayvandır ve diğer hayvanlardan daha fazla yaşam hakkı yoktur bence. Pekiyi buna insanları davet etmenin yolu ne? İyisi mi onların görebileceği en keskin şekilde tavır almak olacak. Heh! İşte bu iyi oldu! Şimdi beni anlarlar… Şimdi onlar da maskelerini çıkartmaya cesaret edecekler ve derinlerindeki vicdanlarını bulacaklar. Biz çoğalmalıyız. Tahakküm eden değil paylaşan insan olmalıyız. Ama nasıl çoğalacağız acele etmeliyiz. Evet! En etkili yolu seçmeliyim ve hızlanmalıyım. Böylece daha çok insanın dikkatini çekeceğim ve bir zerre de olsa akıllarında şüpheler sorular uyandırabileceğim. Görmüyor, anlamıyor, bilmiyorlar. Kör olmayı, sağır olmayı tercih ediyorlar. Yorgunum… Nasıl anlatmalıyım? Nasıl iyi insan olucaz? Zulüm ne zaman son bulacak? Dünyada huzurlu bir gün geçirebilecek miyim?”

Ve bir diğeri de:

“Yaptığım iş sorgulanıyor, hayat biçimim, seçimlerim sorgulanıyor. Yaptığım işteki tercihlerim hatta her gün ilişkiye geçtiğim canlarla aramdaki sevgi sorgulanıyor. Sorgulanmak olsa neyse, açık açık söz hakkı verilmeden, samimiyetsiz bir biçimde yargılanıyorum ve adeta bir mahkemede herşeyimle kendimi savunmak zorunda buluyorum. Yoo, bunu yapmayacağım. Suçlu olduğumu belirleyen ve bunun kat-i doğru olduğundan gayet emin birileri tarafından tefe koyuldum. Oysa sorgulayabilirlerdi ve nasıl biri olduğuma bakabilir, hikayemi dinleyebilir, evime gelebilirler ve konuşabilirdik. Ne düşündüklerini, neye inandıklarını, tercihlerini söylerler ve beni, eylemlerimi inceler bana anlatırlardı görüşlerini. Eleştirebilirler de… Korkuyorum biraz ama yapabilirler. Şimdi, burada, gözlerin konuşamadığı, sade sözcüklerin okunabildiği bir alemde, bütün parmaklar beni gösteriyor. Beni… Sıkılıyorum, çok üzülüyorum. Kim olduğumu sadece belli seçimlerim üzrinden tespit ediyor ve hakaret  eder gibiler. Parmakları izleyenler de garip davranıyor. Görmüyorlar mı olanı, kavramıyorlar mı? Bu şekilde mi olmak zorunda? Anlayamıyorum. Ya peki bunu yapanlar kim? Onlar günahsız mı? Bi dakka ben günah mı işliyorum? Günah mı? Yani onlar kim ve nereden hangi kuvvetle bana bu soruları yöneltiyorlar. Üstelik söylediklerine katılmıyorum. Dinlemek istemiyorum, görmek istemiyorum. Onlar gibi düşünmüyorum, öyle düşünmek zorunda mıyım? Tüm insanlığın suçunu, zulmünün ağırlığını taşımak zorunda mıyım? Başımı alıp gitmek istiyorum…”

 

Ve bazıları;

“Hımmmm…N’apmalıyım? Birşeyleri kontrol altında tutmalıyım yoksa ortalık batacak ve herkes benden bilecek. Ne yapsam da tansiyonu düşürsem. Bu hiç hoş olmadı. Canım sıkıldı. Herkesi seviyorum ve kimseyi yitirmek istemiyorum.”

“Oooo şov varmış, du şunlara bi bakayım…”

derken bi başkası

“Eyvah… İnsaf… Ya ama nasıl?!  Her yer savaşken bizde de savaş olmaması ne mümkün diycem de diyemiyorum, bunun aksi için yaşamayacaksak  ne anlamı var? Eleştir ama öneri getirme, eleştir ama yapıcı olma, eleştir yaftala hedef göster, tepki topla saldır, çirkinleş! Bu mu bulabildiğiniz yol, insaf! Ayrıca konu da beni ayrı dertlendiriyor. Bu veganlık meselesi içimi kemiriyor fakat dirençliyim hiç bakasım gelmiyor. Bir kere olayın özüne odaklanamıyorum ki, çözümü görebileyim. En iyisi hiç girmeyeyim, ya ama bu nasıl olabilir? Bir avuç insanız, üstelik yepyeni bir dünya hayalini kurduğumuzu sanıyodum. Ufacık şeyler birbirimizi bölmeye yeterken biz  daha hassas olamaz mıyız? Boktan bi ülkede boktan şeyler yaşarken kırk düşünüp bir konuşamaz mıyız? Neymiş şiddetsiz iletişim modası varmış herkes baston yutmuş gibi konuşuyormuş bu da hiç doğal değilmiş. Nezaket bizi sahteleştiriyormuş Ya tamam evet bazen öyle olabiliyor, bazen dolaylı nazik anlatılacak diye maskelerden arınacakken maskelerle dolabiliyor cümleler. Yine de sanal bir arena kurup tekme tokat birbirimize girmek sosyal alemde kolay! Tartışmanın üslubu yüzünden sorulacak sorulara, olayın esasına odaklanamıyorum. Hepsine ayrı giydiresim var şu anda… Korkuyorum, bölünerek yok olmaktan bir arada duramamaktan.”

veya

“Yine birbirlerini yiyor birileri, görmeye duymaya tahammülüm yok, gidiyom ben ” demiştir.

He bir de

‘DOĞRUNUN VE YANLIŞIN ÖTESİNDE BİR YER VAR …”

diyen biri var.

Çok mu ani bitti yazım? Ah evet öyle oldu… Şu sıralar her şey çok ani oluyor…

 

 

***Veganlık ve etçillik konusuna da harbi harbi giresim geliyor. Çekiniyorum çünkü hiç okuma yapmadım ve yapasım yok. Az düşünen daha çok hisseden biri olarak yazabilirim ancak gözlemlerimi. Doğruya doğru korkuyorum. Şimdiden arkadaşlarımı  -belki de hiç olamamışız- ve uzaktan uzağa samimiyet hissettiğim, hayatıma buyur edebileceğimi sandığım kimi insanları kaybetmiş gibiyim. Bunun acısı varken bu konuda atıp tutmaya cesaretim yok.

***Esas niyetim İLETİŞİM üzerine yazmaktı. İletişim kavramının altını üstüne çevirmek, sağından solundan dolaşmak ve ben nerdeyim, neler gözlüyorum neleri beğenmiyorum, neler beni çıldırtıyor onları irdelemekti. Özellikle de sanaldaki temaslarımız üzerinden…  Fakat yazmak garip şey; sürekli savruldum farklı yönlere doğru, seçtiğim yola doğru adım atmaya çalıştıkça bir şey beni geri çekti. Şimdi o ifade edemediklerim için azcık da olsa tamamlanmamış, eksik hissediyorum belki bu beni daha sonra yeniden klavye başına oturtur.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s