Kediler ve Burcular

ön not: yazı uzun-görsel dopingi yok-bi on dakikanızı ayırmanız gerekebilir…

 

KEDİLER VE BURCULAR

Bu hikâyede kedilerin Burcularını irdelemek istiyorum. Aslında, hani şu  insanları güldüren, eğlendiren ve oyalayan kedi görüntüleri vardır ya internette sık sık rastlanan işte aşağıdaki anlatıda adı geçen kedilerin çektiği bazı Burcu görüntüleri de vardı ama bu konuda yasal süreçlerin gecikmesinden, yazın aşırı sıcaklarından dolayı yayınlayamıyoruz. Bi zahmet üçüncü gözünüzde canlandırıverin olan bitenleri…

Kediler, genel itibarıyla insana yakın olup, kendileri gibi kalmayı, özlerinden gelen çabasızlıklarıyla başarırken, insanlar her koşulda, canlı cansız her varlıkla olduğu gibi kediler mevzu bahis olunca da biraz oynak, biraz kaypak… İnanmazsan dön de aynaya bak!

İlk kedi bir fotografik hatıradan…

Hatta Burcu’nun, sadece kedisi değil, kendisiyle ilk teması bile o kareden olabilir. Fotoğraf karesi diyoruz çünkü bir zamanlar, baskı kâğıtlarının bir kısmı köşeleri eğri kesilmiş karelerdi. Köşeleri yuvarlak olan kareler! İşte o zamanların, yani herkesin köşesinin biraz daha yumuşak olduğu yılların, burnumuzu sızlatıp bizi nostalji tuzağına kolayca düşüren sepya görüntülü fotoğrafında, bir apartman girişinde,  merdivenlerin tam dibinde, kediden tırmığı yemiş ama yılmamış bir yanağı şişkin Burcu’nun, şimdi çoktan ağaç olmuş tekire dokunuşu var. Burcu, küçük bir çocukken yemek yemeyi sevmez, ağzının içinde dakikalarca tutar, herkesin sabrını sınarmış. Yemek yerken dikkati dağılsın, sindirsin sindirmesin yeter ki ona verileni yutsun diye bahçeye, kedilerin yanına çıkartılırmış.

O Tekir zamanı geldiğinde gidiyor, kimse anlatmıyor nasıl gittiğini. Burcu’nun mamaları yine yanakta birikirken fotoğraf kareleri halâ biraz yuvarlakken geliyor beyaz kedi, hayat boşlukları doldurmada birinci! Beyaz, gelmekten çok sığınıyor bahçeye, sade bahçeye de değil apartmana… “Deniz Apartımanı” (ananesi öyle söylerdi Burcu’nun, apartman değil apartıman) 48 numara.  O zamanlar ev kedisi diye bir şey pek yok çünkü ev demek apartman demek zaten, herkesin birbirine gidip gelişi günün olağan bi parçası gibi. Herkes dememe bakmayın insan türü dışındaki her şey bahçede olmalı; istenmeyen tüylüler de, kuşlar, fareler ve bilimum karafatmalar da  ezilmesi, yok sayılması, tiksinilmesi gereken varlıklar. Burcu masumu(!), kedileri sevmeyi öğrendiği gibi bazı şeylerden tiksinmeyi de öğrendi. Tanımadığını sevmemeyi, sevmediğinden korkmayı, korkutuğunu görmezden gelmeyi veya gerekirse yok etmeyi öğrendi.

Karafatmalar demişken…! Burcular ve karafatmalar için de bir hikaye döşenmeli.

Beyaz apartman kedisinin adının Pamuk olması dışında bir olasılık pek yoktu çünkü bir zamanlar “kenarlar” yumuşak ve klasikler hep revaçtaydı; diğer kedi ismi seçenekleri henüz ana karnında vitamindi.  Yumuşacık tüylerini hatırlıyor Burcu, elinde nasıl kaydıklarını, annesinin ona dokunduğu gibi şefkatle bir başka, kendinden boyca küçük bir varlığa dokunmanın verdiği hazzı öğrendi Burcu Pamukla.

Üçüncü kediye gelsin sıra, Pamuk’un yavrusuna… Burcu’nun oncacık, miniminnacık hayatını zindana çeviren üç renkli kedinin adı yok.  Üç renkli apartman kedisi tam bir baş belası, Burcu’nun başbelası olması gereken ergenlik zamanlarına yaklaşırken gelen. Bu kedi, komün hayatını değil çekirdek aile hayatını deneyimlemek istediğinden sürekli olarak Burcu’nun eve girmeye yelteniyor.

Hava müsaitse ve ahşap doğramadan pencereler ardına dek açıksa (ki ardına dek açılmazdı onlar, pervazla aralarına ille bir şeyler sıkıştırılırdı) merdivenin üstündeki sundurmaya zıplar, oradan da doğru pencere önüne,  basa basa saksıların üzerine…Hedef belli. Gezilecek Burcu’nun evinin her köşesi.

Sabahları evden ilk çıkan Burcu’nun uykulu halini fırsat beller; geceyi geçirdiği paspasın üstünde aportta, Burcu kapıya yaklaşırken dikilir ve boşluktan içeri dalardı.  Apartmanın heyula gibi demirden kapısının önünde bekleşir, 3 santimlik boşluktan yine içeri dalardı, kapı o kadar ağırdı ki Burcu derin nefesler alır öyle açar ve bir çırpıda bırakırdı. Heyulanın her kapanışında ya binadaki herkes uykusundan uyanır ya da uyanık olduğunu sandığı zamanlarda da bir anlık derin bir rüyaya dalarlardı. O apartmanda, gerçekten uyanmış kişilerin yüzleri hep sakin, dudakları tebessümde, gözleri huzur içinde olurdu. Anmalı komşuları, İpek Teyzeyi, Mustafa Amıcayı (Burcu’nun anneannesi amca demez amıca der de ondan) Türkân ve Ayten Teyzeleri…

Kedinin hiçbir şey umrunda değildi, bütün gece kendini eyleme hazırlardı. Karşı koyulursa,  tırmıklaya, saldıra, ne pahasına olursa ille içeri girecekti. Burcu sinirlenir, korkar, ürkerdi; içten içe kedileri çok sevdiğini sanmasına ve üçrenkliyi de sevmek istemesine rağmen senelerce aralarındaki gerilim böyle sürdü; ona göre Burcu çok “normal” kedi ise bi manyaktı.

Ne yer ne içerdi inanın bilmiyorum. Su verirlerdi kediye, ekmek verirlerdi ama o zamanlar galiba mama modası daha çıkmamıştı. Balkondan bir şeyler atarlardı Burcu ve ablası, yukarıdan aşağıya…Çünkü Burcu insanının burnu bir karış havada. Yukardan yemek atmak da neyin nesidir Allah aşkına? Gerçekten, yerlere göklere sığdıramadığınız insan böyle mi yapar?

Git

Eğil

Kedinin önünde eğil

Senden temiz onun elleri, ağzının içi küfürsüz…

Neyi paylaşmak istiyorsan ver ve geldiğin yere geri dön matah bir şey yapmış gibi böbürlenmeden, apoletleri takınmadan.

Neyse ‘o zamanlar’, Burcu’nun ilahî olanla bağını iyice koparttığı, unutmanın en derin sarhoşluğuna daldığı zamanlar; hayvanların “salak”, hayvanların sadece “hayvan” olduğunu sanmaya başladığı dönemler.

Bu 3renkli kedi ölsün, gitsin diye düşündüğünü bile bilirim. Bi gün, ne olduysa işte artık, gelmemeye başladı kedi, o ağır demir apartman kapısının arasına mı sıkıştı, apartmanın bilinçaltını temsil eden kazan dairesinde farelere yem mi oldu bilinmiyor. Kedi gitti ve Burcu 3renk’in kendisine miras bıraktığı gölgeleri ile yerine geçecek “apartıman kedisini” bekledi. Çünkü olaylar böyle işliyor sanıyordu: biri gider biri gelir.

 

Apartmanın yeni bir kedisi olmadı. Bazı kediler vardı evet, ama hiçbiri ‘o sıfatı’ kazanamadı.

Sonra Burcu gitti, sonra… Derin bir iç çekti. İç çekişi öyle güçlüydü ki içine apartmanı da çekti, apartman yıkıldı, elma ağacı küstü, sonra yeller esti, yıllar geçti.

Burcu, yani ben, şimdi ben sesleniyorum. İlk kez bir köy gördüğümde 20 li yaşlarımın son çeyreğindeydim, milyonluk şehirden bir köye göçtüğümde 28 ve bir kedi ile aynı bahçeyi bırak aynı mutfağı ve birkaç günlüğüne de olsa aynı yatağı paylaştığımda hayatımda önemli değişikliklerin olduğu zamanlardı. Zorro ile tanıştık (dördüncü kedi), o küçük ve zayıftı, yalanmayı bilmezdi, öğrendi, laf dinlemeyi bilmezdi öğreNmedi. O gerçekten kedilerin efendisiydi. Halâ hayatta, arada bana selfi gönderiyor.

Kedilerin farelerle oynadığını ve oynayıp eğlencesi bitene kadar yemediğini,  parmakları sallaya sallaya, dili dişe sürttüre sürttüre “şşş” demelerin,  “yapma! in ordan”ların, ancak sen orada kedinin yanındaysan caydırıcı olduğunu, bir kangal sucuğu iki ısırıkta yiyebileceklerini filan hep ondan öğrendim. Pis, çamurlu, rezil bile olsa çok sevdim Garfield mizaçlı siyah beyazı. İleri gidip kendisini  odama hatta yatağıma aldım. Benim dışım temizdi de temiz miydi içim?  Kediler, insanların dışına değil içine bakarlar bi’ kere yavrum! En iyisi bi kediye görünmek.

Zorro’ böyle, şimdik sırada kim var bakalım bir liste yapalım:

Nar Tanesi, Raziye, Yavrular, Urla

 

NAR TANESİ

Burcu’nun kendisiyle, arkadaşlarıyla, komşularıyla ve insan evladıyla sınavı…  Gerek var mı bunca derinlere dalmaya, bu ka’d’ar da anlam yüklemeye demeyin; bir çay demleyin ve okumaya devam edin. Herkesin kedisi kendine!

Yazın harmanı bitmiş, sonbaharın tohumu çoktan çatlamış. Burcu ve arkadaşı tıngırmıngır asfalt yolda salınırken hiçliğin içinden zıpkın gibi fırlamış, koşmuş, sırtı tekir karnı beyaz onlara doğru. Bir gülme almış bizim Burcu’yu, olduğu yere çöküp karşılamış kediyi, ellerinde nar taneleri… Kedinin karnı artık beyaz değil! Yavrunun annesi, kardeşleri aranmış taranmış, iz yok. Arkadaşı ve Burcu’nun aklı bir değil beş karış havada süzüldüğünden, yükseklere çıktıkça(!) oksijen yetmezliği olduğundan peşlerine takıyorlar tekiri yani yeni adıyla Nar Tanesi’ni. Kediyle oynaşıyorlar güneşin alnında, kedi de bunlara kapılıyor anında ve ayaklarına dolanıyor, sarmaş dolaş-aşık… Hakikaten şaşırtıcı bir sahne yaşanıyor ve miyav ailesinden iz yok, etraftakiler bu kediyi daha önce hiiiç görmemiş…

İnsan-evladı işte, hele hele bu büyümüş ama aklı küçük kalmış olanları yok mu, çok severler tüylü küçük yaratıkları. Artık çocukluktaki apartman kedisi bağımlılığı mı yoksa vicdan azabı mı bilinmez. Belki de sadece şefkat sadece sevgi değil mi?! Önce arandı kedi bakım evleri, bazı kedi meraklıları, sonra bir süreliğine “neyse bizim bahçeye gelsin, evini bulana kadar” dendi.

Hikâye uzun, Burcu mütemadiyen şaşkın.

Kedi, komşulara teslim edilmiş, yiyip içiyor memnun, aradan haftalar geçmiş ve birden yeniden Burcu ve arkadaşının karşısına çıkmaya başlıyor, aradan haftalar geçiyor ve yine yolun ortasında onlara doğru koşuyor…

Hikâye uzun, kedi çok hasta… Birileri Nar Tanesi’ne bakmalı.

Eko-Evde, kedi üzerinden “doğru” ve “doğal” olanın tartışması sürüyor; etik metik, şu bu, fareler ve insanlar, insanlar ve insanlar, insanlar ve neandertaller; yarattığımız tüm karmaşa kucağımızda, kucaktaki ve ortamdaki tek masum bebek hasta.

Ev sahibinin tembihi sanki anayasanın ikinci maddesi! Giremez bu eve hiçbir kedi!

Bir kutu ile balkonda bakılıyor Nar Tanesi’ne, homeopatik ilaç mı dersin antibiyotik mi dersin hepsi deneniyor. Fakat hava soğuk… O sırada Burcu’nun kalbi çok sıcak olsa da iç korkuları, şusu busu, mazeret edilemeyecek bilinçaltı kirlilikleri ile ortam daha da soğuyor. Gece, aklı selim, bilinci açık, beynine oksijen giden dostlar geliyor, kediyi evlerine götürüyor. Gündüz  ise pek aydınlık haberler gelmiyor, Nar Tanesi cennet bahçesine gidiyor.

Sözü uzatmasak, kedinin Burcu’sunu daha fazla yormasak? Bu hikâyeye bu kadar da ehemmiyet vermesek nasıl olur?

Elbette üzerine düşündü Burcu, kendi duruşundan, fikrinden neden taviz verdiğini, niçin sorumluluk alamadığını, vicdanına sığınmadığını ve üşüyen bir canlıyı eve almadığını. Anladı ama nedenlerini, çünkülerini; kendi sesini duyabilmesi ve dışarıya da duyurabilmesi, duygularının sorumluluğunu alabilmesi biraz zaman aldı.

Arkadaşı da şöyle bir yazı yazmıştı https://icimdensohbetler.blogspot.com/2015/01/nar-tanesi-migi.html

Geçelim mi artık Raziye’ye, şifaların şifası güzelliğe?

Raziye, bunca kediden sonra, Burcu’nun hakiki göz ağrısı.

İlk evvela (Burcu’nun babaannesi hep böyle derdi “ilk evvela”…), annesi ve kardeşiyle geliyor Raziş, çok geçmeden onlar gitmeye karar veriyor. Tabii o sıralar Raziş’in adı yok… Burcu, karşılaştığı memeli dostlara isim vermekte hep çok hızlı davransa da bu kez şaşırtıcı şekilde ona sadece “kedi!” diyor. Kedi huysuuuuz, kedi hırçıııın, saldırgan ve en kötüsü ayak altında dolaşıyor;  insanı çıldırtıyor, tam bir zırdeli, hem sürekli aç hem de intihara kalkışıyor, tısssslıyor, cırmalıyor.

Burcu ki kendini kedi sever sanır, Burcu ki sıfatların en güzeline layık değil mi efenim(!), karıncayı bile incitmez  (fareler, karafatmalar karıncadan sayılmaz değil mi) bir türlü sabredemiyor; hırçınlaşıyor kediyi ayağının altında her gördüğünde, bağırıyor, çağırıyor ve daha da ileri gidip “Benden ne istiyorsun?” diye soruyor…

Haftalar geçiyor, kedi hala bahçede, kuru ekmeğe bi avuç lor peynirine talip her daim tısssslarken ziyaretçi bir dost diyor ki: “Bence o senden bir isim bekliyor”.

Burcu düşünüyor; öyle olabilir mi gerçekten?

Kedilerin Burcusu, alıyor kafasını, Pamuk’un hayal meyal görüntüsünden, tekirin cırmığından, üçrenklinin ev tutkusundan,Zorro’nun asilzadeliğinden ve Nar Tanesi’nin bıraktığı bulanık sudan geçiriyor. Nefes alıyor ve razı oluyor yeni gelene; razı ediyor Burcu’yu kedi o anda yeni ismiyle: Raziye

7 gün sonra Raziye bir kucak kedisine dönüşüyor, ayakların arasında dans etmeyi henüz öğrenemese de, o evin güvenli olduğunu, bu insanların ondan razı olduğunu seziyor adeta. Böyle olmuş olmalı çünkü mucizevi şekilde değişiyor ilişkileri. İnanmazsanız şahitlere sorabilirsiniz. Keşke video görüntülerini paylaşabilseydik sizinle tüh!

Burcu’nun şimdiler bitmek bilmez bir Raziye özlemi var; Raziş onun ilk göz ağrısı. O Burcu’ya çok güvendi, hatta onun kucağında doğurdu ilk ölü bebeğini, ikincisi Şugar’ı büyütüp de getirdi. Keçeden yuvasını da Burcu yapmıştı; son doğumu da o güzel yastığın üzerinde yapmamış mıydı? Gece (erkek) de o bebelerin arasındaydı… Gece, davranış olarak annesinin tıpatıp aynısıydı; asabiiiii, huysuuuz, ürkek, saldırgan, her daim meraklı. Annesinin kaderini de paylaştı; birkaç hafta geçti, büyüdü, güvenmenin mümkün olduğunu öğrendi ve bir kucak şımarığına dönüştü. Bu arkadaşlar orman kedisiydiler ve öyle kaldılar. Evdeki yemek artıkları, yoğurt, ekmek ile beslendiler. Kurusu yaşı mama ile tanışmadılar. Duvara çarpıp yaralanıp düşen kuşlar, yavru yılanlar, fareler, çekirgeler vardı menülerinde. Bir de çok sevgi, çok okşama, çok ilgi… Ancak anayasa hiç ihlal edilmedi, fare Dario’nun ziyareti haricinde hiç biri eve girmedi, en soğuk kış günlerinde dahi. Anladılar hayır’ı, evet’i.

Evden önce Burcu gitti…

Sonra kediler gitti…

Ama ne ormandaki ev ne kediler Burcu’nun içinden bir yere ayrılmadılar.

Burcu bu sefer de İzmir’de bir köye gitmişti… Yerleşmesinin üstünden üç beş gün geçmişti ki arkadaşlarıyla bir kedinin, evlerinin yanında doğum yapıp yavruları bıraktığını fark ettiler. Mart soğuğu var, ayaz… Yavrular daha üç dört günlük olmalılar. Annenin doğum yaptığı yer pislik doluydu, çer çöp, pul pul olmuş straforlar…

Yavru kediler canlı mıydı değil miydi?…!!! Gözleri, ağızları strafor parçalarıyla doluydu. Görüntü feciydi, kan revan… Dört yavru mu vardı? Yaşlanan Burcu’nun hafızası da pek de iyi değildi… Yavruların annesi yakında gelebilirdi belki ama onu beklemenin hiçbir anlamı yoktu.

Burcu’nun kafasındaki Nar Tanesi klasörü çoktan açılmış, içindeki kara belgeler saçılmıştı.

Üstelik henüz manifestolarına(!) eve insan dışı hiçbir canlı girmeyecek maddesi de eklenmemişti.

Yavruları bir ayakkabı kutusunda eve aldılar.

Kulak çubuğu, kantaron yağı, ılık su, pamuk, eski kıyafetler, oksijenli su hazırlandı. Yaş da olsa odunlar harlamalı sobayı. Straforlar temizlendi,  öldü ölecek haldeki kedilerden umut kesildi kesilecekti.  Telefon gerek! Kedileri iyi tanıyanları aramak…

Dediler ki onları ısıtmak yetmez, tik tak saat sesi ile annenin kalp atışını hissetmeleri gerek. Vücut sıcaklıkları normale dönsün diye dönüşümlü avuç içine alındı, Reiki verildi, dualar okundu. Bir süre sonra hepsinin kalp atışları hızlandı, miyavlar, ciyaklar gırla gitti… Saatler sonra anne aydınlık odanın kapısına geldi; yavrular, ayakkabı kutusu ile Mart soğuğunun kalbine anne kucağının sıcağına bırakıldı.  Anne hep geldi gitti yavrular bir daha görülmedi.

 

 

Sıra geldi Burcu’nun son göz ağrısı Urla’nın Burcusu’na

Burcu, seneler içinde, canlı cansız varlıkların ona bir şeyler anlatmaya, hatırlatmaya, bilen insan olma yolunda ona rehberlik ettiklerine inandı. İnanmayıp ne yapacaktı? Yaşamın, her saniyesinin karşılaştırmasız değerde eşit ama her biri eşsiz kaçınılmaz mecburi deneyim olduğunu kavradı.

Yaşam şekillendi ve Burcu kendisini İzmir’de Urla’da, aile yuvasına uzun süreli bir misafirlikte buldu. On ay geçti, on çeşitli zorluklarla örülmüş ayın sonunda bir akşam yine bir geniş aile sofrasında bahçede dolanan bir sürü kedi arasından “O” kendini belli etti. Bir takım şakalaşmalar oldu, bu kedi kalır mı gider mi, derken, günler geçti, kedi bir türlü gitmedi. Genç erkeğin daha suratının hatları bile tam yerleşmemişti, çok yakışıklıydı.

“Kesin birileri evden atmıştır. Vay vicdansızlar! “

“O kedi burada kalmasın. Beslersek gitmez!”

“Kedi sevgi istiyor, belli ki bizi ailesi olarak seçti”

“Gel psipsi gel … Gel oynayalım”

“Nerden çıktı bu kadar kedi birden?!”

“Bir sorumluluk daha istemiyorum!”

“Severseniz gitmez!”

Çok çeşitli sesler… Ailenin her bir bireyinin sesi bir kedinin gerinmesi kadar doğal olarak kendiliklerinden çıkıyordu. Her bir ses Burcu’nun içindeki olasılıklar dışında bir şey değildi; başka koşullarda başka deneyimlerle bezenseydi hayatı, Burcu’nun ses telleri bu sözcüklerle titreşirdi. Büyütmeye gerek yoktu. Herkesin huzuru sağlanmalıydı. Kediyle içten içe örülmüş bir bağ hissetse de onu sahiplendirmenin en doğru karar olduğunu söyledi Burcu aile çemberindeki sohbette. Fotoğraf çekildi, etrafa haber salındı. O zamana kadar sonsuz sevgi, su ve yoğurt ekmek verilecekti… Daha şimdiden onun da bir “sınavcık” olduğu anlaşılmıştı.  Aileyi düşünmeye, sorgulamaya,  eylemeye, daha önce hiç yapmadıkları şekillerde konuşmaya ve sorumluluk almaya yönlendiren bir öğretmendi belli.

Üç gün sonra, kediye dair salınan haberlere rağmen bir talip çıkmadı.

Ailenin dört yaşındaki insan evladı kediye çoktan bir isim takmıştı: URLA!

Urla veterinerle tanıştı, aşıları yapıldı.

Sonra bir gün Burcu’nun kucağına çıktı kedi, Burcu ona sordu içten, samimi:

Ne istiyorsun-Ne istiyorsun- Ne istiyorsun?

Miyav iki patisini birden Burcu’nun çenesine koydu, gül yapraklarının yumuşaklığıyla… Bir yüzüne, bir göğsüne, bir göğsüne bir yüzüne ah o paticikler…

Burcu baktı Urla’nın gözlerine ve kocaman, kendinden emin bir TAMAM çıktı ağzından.

Akşamki sofrada, Urla’nın sorumluluğunu üstlendiğini, aile bahçesinden ayrılana kadar onun da misafir olarak kabul edilmesini rica etti. Yeni bir tartışma olmadı, herkes yapabileceklerini, yapamayacaklarını, sınırlarını ifade etti ve hikâye böyle başladı.

Devam ediyor…

 

Hikâyenin tüm kahramanlarına sevgi, saygı ve selamla! Bir kusurumuz olduysa affola!

 

Reklamlar

Burcular ve Fareler

Burcular ve Fareleri takiben Burcular ve Kediler de yolda…

Burcu’nun farelerini anlatmış mıydım size?

 

İsimleri yok idi Burcu onların hikayesini resmî bir şekilde kabul edene dek; olan biteni gözler önüne sermeye hazır hissedene dek… Şimdi onlara da kediler ve köpekler gibi birer ismi ödünç verme zamanı:

Adem, Çerkeş, Laplap, Dario, Noname, Silik, Mimi

Adem, kalabalık bir ailenin sıradan, belli belirsiz, fark edilmesi güç, en sessiz ve üzgünüm ama en faydasız üyesiydi. Sanırım doğumda beyni hasar görmüştü, kafasının sol yanı azcık içe mi göçüktü neydi. Fakat ne özel bir bakıma ihtiyacı vardı ne de ilgiye. Yalnız, amaçsız, dalgın ve zamansızdı.

Peki Adem’in Burcusu? Adem’in gözünden kimdi Burcu? Olsa olsa, görüş mesafesi bir kuyruk kıvrımı kadar kör olan bu kısır alemden kendisini kurtaracak….(evet! kurtulmayı istemesini, yani bir şey istemesini sağlayacak)…. Bir kahraman olabilirdi Burcu.

Anladın değil mi okur?! Burcudur bunu yazan, üçüncü ve tarafsız bir el değil. Ben değilim…Adem’in Burcu’sunu üçüncü ağızdan ve üçüncü gözden anlatacak olsak şöyle derdik: “Burcu, Adem’den bir çok açıdan farksızdı. Kalabalıklara doğmuş, fark edilmesi güç, hiçbir şey yapmayan ama yapmak isteyen, ama fark edilmeyi bekleyen ama seçilmeyi ve faydalı olmayı arzulayan ve ancak yumurtasından çıkan bir kuş kadar doğum sıkıntısı yaşamış sağlıklı, sıradan, tırsak bir insan türüydü. Vicdanı da aklı gibi sınırlıydı, sadece insan olduğu için acımayı öğrenmişti. İşte tam da bu yüzden Adem’in boğularak ölmesini sağlarken (bak bunu da yazan Burcu ben değilim…3.kişi yazsaydı doğrudan “Adem’i öldüren” diyebilirdi) midesi bulandı, kendine kızdı, ölüm reçetesini verenlere çıkarttı faturayı ve hatta aç gezinen gözü tok kediye bile öfkelendi. İnanır mısınız Adem’in Burcu’su, alemin gördüğü en şaşkın türün dişisi o akşam üstü ağladı, karnını tuta tuta… Ağlarken beyninin kıvrımlarında bir fare klasörü belirdi, canı yanar midesi bulanırken klasörün tarihi atılıyordu.

 

Çok saçma, trajikomik bir sahneydi hatırlıyorum.

Ben kim miyim? Tarafsız, katıksız bir fare ruhu…

 

İkinci farenin ismi Çerkeş

Çerkeş tam bir kurnaz hizmetkârdı. Duvarlar-arası geçmeyi becerir, midesine ve topluluğunun midesine hizmette kusur etmezdi. Aslında doğruyu söylemeli, biraz midesizdi bu Çerkeş; mum yer, kağıt yer, ayakkabı bağı yer, sabun yer, kuru boyayı bile yerdi. Ayaklarına ve ağzına bulaştırdığı için bir keresinde sarıyı, kurnazlığına yakışmayacak şekilde iz bırakmıştı. Burcu anlamadı… O gece ise rüştünü ispat edecekti Çerkeş, odayı köşe bucak tarayacak, en küçük kırıntıları bile toplayacak ve en önemlisi bir insanın tepesinden sessizce aşacaktı. Tıkırtıkırkıtırkıkır duvarlar arası geçiş için önce yerini sonra hızını aldı ve Burcu’nun kafasının üstünden başarıyla atladı! Odayı köşe bucak taradı, tüm kırıntıları işe yarar malzemeleri kesesine topladı fakat en babasını sona bırakmıştı, başucunda duran kilden yapılmış samanlı mı samanlı, buğdaylı mı buğdaylı oyuncak! Kesesindeki ağırlığı yüzünden hızlanamayan Çerkeş ne yazık ki Burcu’yu uyandıracak şekilde onun saçlarına dolandı fakat bir an sonra bir hayalet gibi duvarların arasında kayboldu.

Çerkeş’in Burcusuna bakacak olursak; o Burcu da adem’in Burcu’sundan farklı mı sandınız? Pek değil…İnsan evladı bu kolay mı?

Fakat Burcu, artık elini kirletmeyecek kadar akıllanmıştı, bir fare klasörü açılmıştı ve klasör kara bir belge ile doluydu. O meşum gece başucunda olanlardan ötürü sabaha kadar yorganın kuzeyini güneyini, doğusunu batısını ter içinde bırakmıştı. Sabah ilk iş halinden yakınmak ve yine bazı başka insanevlatlarına danışmak…  “Kediyi içeri al!” talimatı geldi, kedi odaya alındı. Kedi memnun, kış gecesini sokakta ya da sokaktan farksız mutfakta geçirmeyeceği için ona sunulan bu zevki bir ömürlük sanarak odaya yerleşti. Burcu şaşkını rahatladı. Bilemezdi, düşünemezdi kedilerin farelerden ölesiye korktuklarını, korktukları için onları tepeleme cesaretini kendilerinde değil yedikleri ciğerlerden aldıklarını. Ve sevgili dostlar bu kedi ne yazık ki ömrü hayatında hiç ciğer yememişti. Neyse ki “kedinin kokusu yeter kokusu” gibi iddialı cümleler kuran vatandaşlar olmuştu, ille de bir kovalamaca olmasına hacet yoktu. Kedi yatakta, kedi yerde, kedi soba başında, kedi aşağıda, kedi yukarıda…Kedi kapının altına işeyinceeeee kedi artık dışarda!

Burcu şehir çocuğu, Burcu kurnaz…  Kedinin kokusu yetermişmiş, fare oraya bir daha gelmezmişmiş!

Çerkeş kabilesiyle beraber duvarlarda yaşamaya devam etti. Burcu ise odadan taşınmadı, zaten nereye gidecekti, tıkırtıkırkıtırkıtırtıklarla beraber huzursuz bir uyudu bir uyumadı.

 

Üçüncü faresi Burcu’nun Laplap idi. Her sabah tavukların yemliğinde Burcu’yu selamlardı. Burcu her sabah kırka kadar sayıp, ayakparmak uçlarına kadar derin bir nefes alıp bidonunun kapağını öyle açar, elini yem tabağıyla daldırıp hızla çıkartır bu sırada da etrafa buğday danelerini saçardı. Laplap kaç kez o kapağın iç kısmına tutunmuştu Burcu’nun tuttuğu nefesi fark ederek. Çok şefkatliydi Laplap çok! Burcu’nun hafızası da benimki de biraz karışık yalnız; Laplap ile Burcu’nun bu bitmek bilmez korku dolu karşılaşmalarının neticesinde ne olmuştu? Köyün amansız avcısına mı haber vermişti, fareleri haklama görevini bu kez de böyle mi üstünden atmayı denemişti? Çünkü Burcu elini kirletmemeyi öğrenmişti! Laplap zeki ve kıvrak bedeniyle o avcının elini ısırıp da mı kaçmıştı yoksa farelerin sırrı çözülememiş görünmezlik pelerinini giyip hızlıca sıvışmış mıydı, belki de Laplap buğday bidonunun içinde kendi cennetini cehenneme çevirenlerdendi.

 

Burcu’nun dördüncü faresine gelelim, sahi kaç faresi vardı Burcu’nun?

6

4.Farenin ismi Dario

Ah gezgin fare Dario ah… Dario bir ekofare idi; doğal, natürel, organik fare… Ekolojik yapıları sever, bilfiil oralarda çalışırdı. Tabii özellikle açık mutfak yapımında ya da gerekirse yıkımında! O gece yine ekomutfakta, ekogıdaları bahçeye dadanan eşeklere karşı koruması gerekiyordu fakat ne olmuşsa ekomısırların arasında uyuya kalmış ne sarsıntıları duymuş ne eşeklerin sidiklerinin kokusunu almıştı. Ertesi gün daha önce hiç gezmediği şekilde gezmeye çıktı. Ekomısırların arasında, sarsıla sarsıla önce kuzeydoğu yönünde sonra güneybatı yönünde ileri geri gitti, bir ısırık ekomısırdan ve sonra batıya doğru, ancak bir kediden kaçtığı zamanlardaki gibi hızlı olmasına rağmen bu kez hiç yorulmuyordu  sepetin içinde… Sarsıntı geçti, oh bi ısırık daha… Karanlık aydınlanmaya başladı, hışırtılar arttı, bir şeyler oluyordu, mısırlar gök yüzüne uçuyordu, hayır nayır olamaz yoksa bunlar organik değil miydi?!!! Yoooo…. Son mısır gitmeden ve bu deli saçması işin sonunda yakalanmadan kaçmalı ve kusmalıydı tüm yediği menşei belli olmayan mısırları…. Derken hooop! dörtduvar arasında buldu kendini.…Gözlerini bin açarak, insan türünden çok daha hızlı karar verme becerisiyle en karanlık, en dar, en kuytu yeri seçti ve oraya zıpkın gibi daldı.

Burcu’dan bir bahis duymak ister misiniz yoksa böyle iyi miyiz? Bence Burcu bok yesin… Artık bu kez de akıllanmazsa lütfen eko-meko  ama bi bok yesin. Ama hayıııır, yoooo, neticede Burcu bi insan türü işte, en homos’apiensinden*.

Şapşal Burcu ve arkadaşları en eko-etik sebeplerden eve girmesi engellenen kedilerini (kediler ciğer ve balık artıkları yedikleri için olsa gerek) bu kez eve almakta pek tereddüt etmediler. Zavallı tüyü yumuşaklar, kucakseverler bu fikri beğenmediler. Kediler başka konu! Kediler istediklerini yapmayı severler, istemediklerini yapmayı haliyle sevmezler ve KEDİLER ve BURCULAR ayrı bir öykü konusudur. Neyse, kediler canhıraş cama pencereye saldırıp kaçmak istediler, tanımazlardı evin pvcli kokusunu, almazlardı fırının altına gizlenen farenin sinyallerini o karmaşada. Kedileri maşa olarak kullanma fikri beş dakika bile umut vermedi.

Günler geçti, eko-mutfağını özleyen, otostopçu gezgin Dario aralık bırakılan tel kapıya tırmanıp dışarıyı izledi. Atlayıp kaçabilirdi ama dakikalarca dolunayı izlemeyi seçti, mis gibi hava vardı ve tam “hadi yetti bu gezi, ben bu pvc mutfaklara düşecek fare miydim” dramını yazacaktı ki bir kıpırtı gördü bahçede. Burcu şaşkını elinde fener, görmüştü tabii kapıya tırmanan faresini. Korkak, sinik izliyordu uzaktan, sözüm ona çaktırmadan… Dario kapı önündeki kedileri de fark etti ve vınnn geldiği deliğe geri…

Hikâyenin sonu Burcular için de fareler için de acıklıydı. Burcu yapacağını yaptı, direnemedi, hayır o tuzak bu eve girmeyecek diyemedi. (aslında fareler Burcu kadar büyütmüyordu meseleyi, ölüm vardı, hayat vardı, işte o kadardı)

Midesi bulandı Burcu’nun… bunu niye defalarca bunu yaşadığını düşündü…kendini bir şeylere ikna ettiğini sandı. Hatta kendisi, kendisini daha önce de bazı şeylere ikna etmemiş miydi? Bu hikâyelerin boşa olmadığına inanıyordu, hatta hayvan sembolizminde** fare neymiş, çin astrolojisi ne diyormuş ona bile baktı. Düşünün, bizim Burcu birkaç yıl içinde BUNCA (!) akıllanmıştı, akıllı, öldürmeyen tuzakları da düşündü düşünmesine ama aksiyon yok aksiyon!

Sebep… Fikrigelişmemişlik mi desek… Bi yandan düşününce basit; burası senin evin fare giremez, farenin evine de sen giremezsin. Denklem bu değil mi? Girersen fare deliğine yersin burnuna ısırığı.

4+birinci farede sıra. Bu 5. Fare değil… Bu, altı farenin arasına giren bir misafir; Burcu ile hiç karşılaşmadılar, sadece birkaç saati paylaştılar.  Çok derin yarıklar açtı bu bir kaç saat Burcu’nun yüreğinde… Bu kez fareler büyük gol atmıştı. Birikmiş tüm suçlulukların lekesini bu kez silinmez hale getirecek bir vuruş. Kendisini NONAME bırakıyoruz, bazı şeyleri kendimize saklayalım.

  1. Fare Silik

Koltukla geldi koltukla gitti

Bir topluluk faresiydi Silik. Bir gece mi kaldı, daha mı çok bilinmez ama zararsızdı. Bu kez evdeki herkes işbirliği yaptı ve Silik’in saklandığını sandıkları koltuğun etrafını sardılar, kaplar, fenerler, yastıklar hazırdı. Olmadı… Rızasıyla çıkmadı. Koltuğun kendisini çıkarttılar. Belki de zavallı insan evladı kendi kafasından bazı tahtaları çıkartmıştı sadece belki de Silik mutfağın gıcır dolaplarının arasında çoktan altıncı yavrusunu doğuruyordu kim bilir… Burcu feci durumdaydı. Burcu bu hikayenin hiçbir yerinde iyi bir yerde olamadı zaten. Orası iyice anlaşılsın isteriz. Burcu o zaman da çok kötü durumdaydı belki de Burcu’nun anlaması gereken buydu…Fareler gerçekten kendisine görünerek bir şey anlatmak istiyorlardı, anlayacak mıydı?

  1. Fare Mimi

Çok masum, çok meraklı, çok çaresiz, çok susuz…

Sıcağın asfaltta yarattığı duman vardır ya hani, hani filmlerde çok severiz o anlatımı, hani böyle boyutlar arası bir kapı gibi dalgalanır hava, gökyüzüne doğru yükselir gibi olur, işte onu evin içinde salonda düşünün. Öylesi sıcak bir gün, masada çalışan Burcu bir karaltının pıtırt hareketini görür mutfakta. Gidip bakar, tavuk tüyü mü diye değildir… Hemen anlar hemen! Akıllı Burcu çok akıllıııı ablaları abileri siz bilmezsiniz! Anlamasına anlar da bu sefer kesinkes o tuzak kurulmayacaktır, kapan alınmayacaktır. Bu kez sorumluluk alacak ve öldürmeyen kapan yapacaktır. Akıllanmıştır çünkü… Bu kez ölüm yok… AZCIK anlamışmış onun canı benim canım diye… Peki Burcu hanımcığım, fare hakları filan iyi de tavuk hakları, koyun haklarına ne demeli ya balık hakları? Kumaşı hep kendinize yontuyorsunuz bakıyorum.

Herkese kapıları kapalı tutmalarını tembihler, farelerle hikayesi vardır çünkü Burcu’nun, hepsi çok hazindirrrr çooook siz bilmezsiniz… Ah o fareler yok mu (Ah o Burculara ne demeli) Günler geçer, kimse pek de inanmaz Burculara, yanlış görmüştür o… Hanimiş pisliği? Hanimiş kokusu? Hamiş hamiş??! Sonra ilk haber bulaşık makinesinin arkasından gelir, bir sonraki hafta orada da iz kalmamıştır. ÇIKMIŞTIR  O ÇIKMIŞTIRLAR, AMAN TEZGAHTA KIRINTI BIRAKMAYALIMLAR, YANLIŞ GÖRMÜŞSÜNDÜRRRR, TÜYDÜR O TÜY, O GÜN HAVA ÇOK SICAKTI BAŞIN DÖNMÜŞTÜR… filan derken atölyede görür Mimi’nin son izlerini. Mimi biliyor muydu o kakaları kağıt aralarına, duvar köşelerine, minder altlarına yaparken son kakaları olduğunu? Bilse yapar mıydı…

Neyse, odadaki ekşi kokunun sebebini sabunlu su sandı Burcu, “du biraz daha çalışayım öyle dökerim” dedi. Tütsüler geldi tütsüler gitti; adaçayısı, biberiyesi, yok efenim lavantası derken hiçbir koku bastıramadı Mimi’yi… Çünkü o çok masum, çok meraklı, susuz ve çaresiz bir fareydi, bari kokusuyla güçlü bir şekilde “ben BURADAYIM” diyebilsindi.

Mimi kokarken

Burcu leğendeki suyu boşaltırken

Eko-mısırları sepetten çıkartırken olanın aynısı oldu

Burcu sezdi tam 3 sn sonra önüne gelecek olanı.

Lap…!

***

Fareler ya canlıydı ya ölü ama hep gizemli…

Burcular ise farelerin gözünde sadece bir zombi

 

*

homo sapiens -uomo sapiente-uomo(insan) sapere-(bilmek)

bilen insan

bilen insan mı?

biz o değiliz orası kesin, en azından ben değilim. Ben ancak ancak unutan insan olabilirim. Bu dünyaya da bütün unuttuğum sularda yüzeyüze, ağzıma burnuma temizi pisi tüm suları kaçıra kaçıra, her türlü boğulma ve bilimum su canavarları tehliklerinden belli nitelikleri kazanarak sağ çıkabilmek için gelmiş olmalıyım. Farelerle ilgili neyi unuttuğumu bulurum diye yazdım…

 

** merak ederseniz diye:

 

https://kiminlepaylasayim.wordpress.com/2018/08/06/gizliyi-arayan-saklambac/

Çandır Candır’dan kalanlar-arşiv

TOPLULUK, TOP, LULUK, LULU,KKKKHKKHH

Ne alla seversen bu ya? Yeni moda bişeydir gidiyo…Orada topluluk, burada şurada topluluk lafları eveleniyor geveleniyor.

Topluluğun sözlük anlamıyla başlayalım derim. En sevdiğim başlangıçlar böyledir benim. ‘Söz’lük. Sözleri barındıran kap. Sözleri saklayan nesne, sözlerin aktarımını sağlayan araç… Sözlük, suluk gibidir yani. Suyu taşıyan kap. İçinden su içtiğimiz nesne. Suyun bir yerden bir yere taşınmasını sağlayan araç gibi… Sözlük iyidir. Sözlük anlamıyla başlamak bir kavramı anlatmanın en kuvvetli yoludur.

Topluluk, top etrafında bir araya gelen bir takım canlı cansız varlıkların tamamına denir. Ben sözlüğün elçisiyim. Elçiye zeval olmaz, olmaz da kime olur? Top, menşei bilinmeyen bir oyun aracı, içinde yaratıcılığın bin çeşidini saklı tutan, insan evladının çocukluk dönemine referans veren bir nesne, insanı, gördüğünde zamanda yolculuk yapmaya teşvik eden bir araç adeta.

Top için söz hakkı doğdu, şimdi topluluğun öznesi olan top’a kulak verelim.

Ben bir topum.

Kimi zaman plastik, kimi zaman deri, kimi zaman da keçeden bir top.Tanımlanamaz bir şeklim var. Önüm, yanım, altım, üstüm hep bir, hep eşit. Koşullar elverirse sonsuz hareket etmek gizil gücümdür. Neşeliyimdir, oyunbazımdır haliyle… Çocukları peşimden koştururum, oraya buraya zıplayan bir yanım da vardır, yerde sürünen ve havada uçan yanım da… Renkli kişiliğim, çeşitli boylarım ve tarif edilmez bir çekiciliğim vardır. Birçok diğer nesne beni taklit eder. Dünya gibi… Dünya bile hatta daha da ileriye gidiyorum Güneş bile bana imrenmiştir. Evrende hiçbir şey benim kadar renkli, neşeli, hayat dolu, hareketli ve oyunbaz olmamıştır. Ben vazgeçilmezim ben bir topum.

Evet topa yeterince söz hakkı verdik. Ne diyorduk? Topluluk değil mi?

Topluluk neşe, oyun, hayat, eşitlik, gizil hareket gücü, çeşitlilik etrafında olan enerjidir. Bazen insan suretine bürünür bu enerji, onca insanı bir araya getirir, adeta mıknatıslar.

Toplulukta yaşama deneyimi kaç yaşında olursa olsun insanı yeniden ana rahminden çıkmaya zorluyor bence. Kimileri önce sevilmeye açıyor kendini, üzerindeki bütün kıyafetlerle, makyajla, kafasındaki sayısız ezberle, öğretiyle, düşünce ve inançla dahi sevileceğine dair bir inanç gelişiyor yüreğinde. Bırakıyor kendisini “topluluk ananın” kucağına. Sevgiyle sarmalandığında yavaş yavaş buzlarının eridiğini, kıyafetlerini değiştirmek istediğini, makyajının akıp gittiğini, öğretilerinin yerine başkalarının gelip yerleştiğini, ezberlerinin dönüştüğünü gözlüyor. İzleyici olur toplulukta bazen insan, özenir bu sevgiye içten içe ama ne verebilir ne alabilir ki! Uzaktan izler ana rahmine geri dönmeyi seçenleri. Onlara bakar, kendine bakar… Dokunur yüzüne bir cesaret, maskelerini fark eder, makyajının altında daha önce hissetmediği dudaklarını, kulaklarını, gözlerini hisseder. Hiç kolay olmaz bu fark edişler, hiç de hızlı olmaz soyunmak, arınmak, derin kuyulara ip salmak. Derin kuyulara ip salmaktır toplulukta yaşamak…

Ana kucağından topluluğun çemberine girişe kadar geçen yıllarda üzerine yapışan ne kadar sıfat varsa tek tek yüzleşmektir, bir bir ayıklamaktır onları, seninle büyümüş, seni büyütmüş, çevrende kim varsa onların sorularını da yüzlemektir, yaratıcı yanıtlar bulmaktır… Sadece kendini değil, doğduğun dünyayı, varlık sebebini, tabiat kanunlarını, toplumu, siyaseti, açlığı, yokluğu, bir paraya satılan aşkı, yıkıcı iktidarı, görülmüş görülmemiş bütün soytarılıkları ve bütünün parçası olduğumuzu kavrayıp kabul edebilmek… Kolay iş mi kabul etmek? Ancak bir aradaysak mümkün, birlikteysek mümkün kabullenmek!

Bütün bunları diyorum diyorum da… İnandığım için diyorum. Sevildiğim için diyorum. Sevilip, sarmalandığım, soyunabildiğim hala soyunmadığım birçok şeyim olduğu için diyorum.

*

Burcu’nun Oyunu

Bir oyun oynayalım dedim kendi kendime.
Oyunun ismi “tanı, kulak ver, hisset”.

Tam şu anda ne yapıyorsun?

Hangi ses çalınıyor kulağına?

Tanıdığın zaman etrafına, ilk ne çarpıyor gözüne?

Burnundan giren nefesi fark et, hangi koku eşlik ediyor nefesine?

Bugünlerde ne şaşırttı, ne heyecanlandırdı, ne mutlu etti seni? Bugünlerde seni üzen bir şey oldu mu?

En yakın ağaca ne kadar uzaksın? Nasıl bir ağaç ola ki bu?

En son ne zaman daha önce hiç görmediğin bir kuşa rastladın?

“Komşu komşu huu” diyen oldu mu oturduğun yerde? Ne anlattın ona, ne anlattı sana?

Önce ben yanıtlayayım sonra sen…

Tam şu anda tıkır tıkır yazı yazıyorum. Bak, yazdım ve geçti işte “tam şu an”… Zamanın büyüsünü derinliklerimde hissediyorum yazarken. Hep orada olan hiç geçmeyen “an”ın yanılsamasını hatırlamama yardımcı oluyor yazmak.

Kulağımda, sobanın içindeki havayı telaşla çeken rüzgarın sesi var. Oysaki bugünlerde bize kışı hatırlatan rüzgâr ile daha yeni anlaşma yapmıştık; zamanında, yerinde ve yeterince yapacaktı ziyaretlerini. Anlamaya çalışıyorum tabiatın doğasını, ilmini. Sadece çalışıyorum…

Tam karşımda yarı aydınlık baharat kokan mutfak, sol yanımda hikâye dolabı, içinde masallar, büyüler, niyetler, dilekler, renkler, emekler, oyunlar, fallar, para kasesi, kristaller, balmumları… Daha bir yıl olmadı taşınalı ama her yerinden anı taşıyor evimizin, etrafıma şöyle bir baktığımda(tanıdığımda) o anılara dair hikayeleri görüyorum.

Geçenlerde yine soğuk olduğunda ekmeği sobada pişirmiştik, ben yemeğin sohbetine dalmış ekmeği unutmuş üstünü azcık yakmıştım. Şimdi derin bir soluk alıyorum ve soluğuma misss gibi ekşi maya eşlik ediyor.

Bugünlerde tarifi zor duygular var içimde; hafif bir telaş, hafif bir ne yapacağını bilememe hali, hafif bir heyecanla dolu kararlılık, hafif buruk bir neşe, hafif kuvvette bir iştah, hafiften hallice bir iyimserlik, hafiften hallice bir arkadaş özlemi. Bahardandır… J

En yakın ağaca 15-20 adım kadar yakınım. Üstü koyu altı parlak, altı koyu üstü parlak yapraklı, meyvesiyle kahvaltımızı şenlendiren, adına kitaplar döşenen kıymetlimiz ağaç…

Daha önce hiç rastlamadığım bir kuşu görmedim yakınlarda ama sesini işittim. İki üç gün önceydi sanırım, kulak kesildim bekledim görürüm diye ama fıstık çamının sık dikenleri arasında saklandı, çıkmadı.

Bu sabah Güllü Abla “Huu” diye ünledi, elektriğin kesilmesiyle yoğurdu da dövememiş başka iş de tutamamış bize gelmek istemiş. Gelirken de eli boş gelmedi, şu sıralar çok cömert tavukların yumurtalarından getirdi. Bahçeye, fidelere ve tohumlarımıza baktı, bir sürü tavsiye verdi, köyden haberleri iletip gitti. Öğleden az sonra ziyaret sırası bizdeydi; Refiye Teyze’ye uğradık, kırptıkları kuzu yünlerine baktık, keçe ile uğraştığımı duyunca “bize de öğret, çıraklık edeyim sana” dedi. Bu kadar güzel bir kadın en son ne zaman gördüm bilmiyorum. Sanırım kocaman gülüşü ve şirinliğiydi onu güzel yapan. Öğleden çok sonra da Yörük Mehmet Amca’ya ve Hatice Teyze’ye ziyaret yaptık. İkramları mideye, hediyeleri de çantaya doldurup eve döndük. Hep aldık hep aldık gibi görünüyor gibi geldi şimdi; önce yumurta sonra kuzu yünü en son da bal, zeytin, yağ…

Peki ne verdik? Komşuluk, komşuluk, komşuluk J

Çandır’da Burcu’nun halleri böyle bugün ve oyun da şimdilik bundan ibaret.

Hele sen de bir tanı, kulak ver, hisset…Neler oluyor, neler bitiyor, ses ver…!

Topluluk Can’dır! Büyük ailedir topluluk, gelmiş geçmiş bütün aileleri içine alır.

Birlikte: ellerimizle-10gün10parmak


Elimde bir yelek, iğne, yün bir de makas, içimde sıkıntı… Sıkıntıyı alıp iğneden geçiriyorum, yeleği dikip makasla kesiyor, hem dokuyor hem dokunuyorum O’nun tarafından. Halil Cibran’a sordum “Nedir bu olanlar?” deyu…
Böyle dedi..


 

Bir yanıyla gören, bir yanıyla âmâ gözlere
Uzanıp da sadece kendi işini yapan, dümenci ellere teslim olmak
Büyü değildir de nedir?
Ellerine güvenme yolunda yolcu olan herkese sevgiyle, kutlulukla…

Size çok da özen gösteremedim, hakkınızı veremedim, azımsadım; beceriksizlikle suçladım, hor davrandım. Özür dilerim. Beni bağışlayın. 34 yıldır çalışmadığınız, beni desteklemediğiniz, komutlarıma yanıt vermediğiniz bir gün bile olmadı, yapabildiğiniz kadarı yaptınız, bazen siz önden gittiniz ben takip ettim. Aslında ben(?)den hep daha fazlasını biliyordunuz. Teşekkür ederim. Sizi seviyorum

Gün 1 / Duygu: Coşku Bazen atölyede öyle bir paylaşma arzusu, coşkusu yaşıyorum ki sözcüklerle anlatmam zor. Bir coşku ki elleriyle çalışanlar anlayacaktır; öyle bir an gelir ki ellerinizin kanal olduğu şeyi ya da sadece aklınıza gelen bir fikri, paylaşacak kimse bulamazsanız çıldıracak gibi olursunuz, bir çıkış yolu bulmalısınızdır yoksa sizi taşıracaktır. Dans edersiniz, şarkı söyler kendinizi sokağa atarsınız, bir yol bulursunuz işte!Yaşamın en sevinçli kaynağı gelip sanki bir karıncanın parmak ucuyla dokunur, o miniminnacık dokunuş sizi doldurup taşırmaya yeter. Aşk gibi, gibisi fazla!

Gün 2/  “Yaratıcılık, disiplin ve çocuksu ruhun birleşiminden oluşur…” 

Gün 3/ Yaratıcılığın ifadesi bir ihtiyaçtır lüks değildir. İçimdeki güzelliği dışarı çıkartmazsam yenmeyen bir meyve gibi çürür, bir ekmek gibi küflenir, durgun su gibi kararır ve kabuk bağlar ta ki can yakacak dikenleri çıkana kadar. Güzellikleri ifade etmek ve takdir etmek bir ihtiyaçtır!

Gün 4 / Her bir elin öğrenme süreci kendine hastır. Eller denemeyi bilir, tekrarı sever ve alışkanlık edinirler. Zihnin karanlıkları ise başarısızlıktan hoşlanmaz, vazgeçer ve bu da onun alışkanlığıdır. Ellerle çalışmak zihnin aydınlık yanlarını parlatır .

Gün 5 / Size de olur mu? Bazen “parçaya” baktığınızda çok çirkin görünür, tek bi saç teli mesela bazen iğrenç bile gelir ama sonra bir arada durduklarında ne hoş ne yumuşak gelir…Yani bütüne bakıp rahat bir nefes alırsınız alışık olduğunuz güzelliği bulunca. Ben, kendi vücudumu, detaylarımı, uzantılarımı, kırışıklarımı inceleyince nasıl bir bedende ne kadar da ilginç bi tasarımın içinde yaşadığımı hatırlıyor ve tasarımın güzelliğine hayran oluyorum:) Sözün özünü deyivereyim yoksa uzayacak bu mevzu; eller bütünde parçayı, parçada bütünü anlamanın mükemmel araçlarından biridir. Bir bakın ellerinize, avucunuza, tırnacıklarınıza, parmaklarınızın arasına, nasırlarınıza, çillerinize… Her biri eşsiz olan bu parmakları, işlevleri saymakla bitmez (genelde hor görülen) tırnakları süslemek, onlara sık sık bakmayı hatırlatıyor bana. En tanıdık en kolay kim olduğumu hatırlatan beden parçam…

Gün 6 / Sınırları, savaşları, dinleri aşar onlar;ortak dilimizi yaratırlar; tek elden, bir kaynaktan geldiğimizi hatırlatırlar. Eller, büyünün ve sihrin uygulayıcılarıdırlar. Bakan, gören, işiten, duyumsayan, merak eden herkes için

Gün 7 / Geleneksel olanla nasıl bir ilişki, bir bağ kuruyoruz? Hangi ögelerini koruyor, ne kadarını kendi dönemimizden hatta birebir kendi hayat yolculuğumuzdan besliyoruz? Klasik olandan ne öğreniyor, nasıl özgünleşiyoruz?

Gün 8/ Leonardo sadece bir ressam, bir heykeltraş ve yazar mıydı? O aynı zamanda bir kaşif, bir mimar, mühendis, matematikçi ve belki de amatör bir anatomistti. Yaşamını, düşlemeye, öğrenmeye, araştırmaya, denemeye, kaydetmeye, yaratmaya ve aktarmaya adamıştı. Bu, onun seçimi miydi, kaderi mi?
Peki biz!? Biz, aklımızın, sezgilerimizin, ilham kaynaklarımızın, gözlerimizin,ellerimizin bizi götürmek istediği yere gidiyor muyuz hakikaten?

Gün 9/ Resim, ressam olmadan meydana gelir mi?
Resim, ressamını bilir, tanır mı?
Ressam, resminin içinde kendini resmetmediği bir resim yapabilir mi?
Resim, ressamın kendini ve yaşamı yeniden keşfetme yolculuğu değil de nedir?
Peki resmi yapmak, ressama yeterli gelir mi?
Onu görecek, onu takdir edecek bir çift göz olmadan, ressamın resmi hiç tamamlanır mı?

Gün 10 / Size de olur mu? Bazı hiç sebepsiz, o an yapmakta olduğumdan tamamen bağımsız, birdenbire bir şeye doğru yönelir ellerim; etrafa bakınırken bulur, izlerim kendimi… Ellerim! Ellerim bir şeyin peşindedir! Bir sürü kitap üst üste durur örneğin, gözlerim hiçbir şey seçmez o anda; ellerim, onlar “doğru” kitabı ve dahi doğru sayfayı açmakla görevlidir adeta! İşte o anlar ben anlar, hakikaten idrak ederim ki bir gölgeden, bir yansımadan, bir kukladan ibaretim. Ve eğilirim hayatın önünde… Bu sabah Richard Sennet’ın okumakta çoook güçlük çektiğim, dili de çevirisi de eziyet gibi gelen, ancak bir türlü başucumdaki yerini yitirmeyen BERABER kitabına gitti ellerim. Açılan sayfa 245 / başlık: Atölye/Yapım ve Tamir

Her / Tüm-Tek/ Hiç
Renkleri seçebilen, kıymet veren her göze…
Onları görünür kılan tek ışığa…
Tümü sevme yoluyla hiçe varmağa…

Re-blogged / Bir tüketim nesnesi olarak atölyeler, vörkşaplar…

Emre Ertegün’den alıntı Yazının kaynağı   

 

Bu konuda yazmaya kalkışmam ironik görünebilir. Zira özellikle şu sıralar, bir ya da birkaç günlük etkinlik, atölye vs. çağrıları yapıp duruyorum. Bu yazıda tüketim nesnesi hâline gelmiş atölyeleri, buluşmaları sorgulayacak olduğuma göre kendi ayağıma ateş ediyor olabilir miyim? Belki. Bu beni durduracak mı? Hayır. ((:

“Tüketmekten ne anlıyorum?” diye sordum kendime şimdi ve aklıma ilk gelen cümle, bir şeyi içselleştirmeden, sindirmeden, ondan beslenemeden kullanmak oldu. Yani her türlü kullan-at-unut ilişkilenmemizi, tüketme kapsamına alıyorum galiba. Tükettiğimiz şey gıda da olsa, ilişki de, atölye de; temel mantıkta bir fark yok diye düşünüyorum.

Ve müthiş bir yabancılaşma içinde yaşayan günümüz insanı hemen her şeyi tüketir oldu. Zamanımızı, paramızı ve diğer her şeyi tüketiyor, aslında çoğunlukla sadece oyalanıyor, harcıyoruz. Arada olan; her birimize, diğer canlı ve cansız varlıklara ve biricik Gaia’mıza oluyor tabii. Ama bütün bunları zaten biliyoruz değil mi?

O yüzden bu kısmı kısa kesiyor ve konuya, etkinlikler özelinde mercek tutmak istiyorum. O kadar çok ilgi çekici davet ortada geziniyor ki birçoklarımız hangi birini seçeceğini, hangi birine ve nasıl bütçe ayıracağını şaşırıyor. Bu buluşmalar, birçokları için hayatın öylesine vazgeçilmez bir unsuru hâline geldi ki örneğin işinden ayrılmayı değerlendiren bir sürü kişinin “İyi de o zaman nasıl bu eğitimlere, atölyelere katılacağım?” sorusunu kendisine sorduğunu işittim.

Tabii ki çok geniş bir skaladan bahsediyorum bu arada (yoga, kişisel gelişim-değişim-dönüşüm, ekolojik hayat, ekolojik beslenme, permakültür, seramik, ses, dans, diğer…) ve benim haberdar olduğum çalışmalar, yapılanın yüzde biri bile değildir belki. Ve bu yüzde birde bile o kadar kıymetli çağrılar oluyor ki bütün bunları görenlerin katılmak için yanıp tutuşmaları anlaşılmayacak bir durum değil elbette.

Bunla birlikte, sorgulasak iyi olur diye düşündüğüm birkaç şey var; kişiler ya da çalışmalar özelinde değil ama genel olarak bunları paylaşmak istiyorum:

1 – Atölyeden atölyeye, inzivadan inzivaya koşmak: Yukarıda paylaşmış olduğum sindirememe durumuna neden olan bir hareket bence. Eğer ki bu buluşmaların bana gerçekten hizmet etmesini istiyorsam, bir süre için o birkaç günde yapmış olduğum şeylerle, ortaya çıkan hislerle, hikâyelerle kalmalı ve bütün bunları içselleştirmeliyim. Ama hop orada hop burada boy gösterip üst üste bir sürü çalışmaya katılım sağladığımda bunu yapmam pek mümkün olamayabilir. Bu “bir süre için”i belirlemek için bir formül yok elbette; bunu ancak kendimle bağ kurabildiğim takdirde ben bilebilirim.

 

İngilizcesi fear of missing out olan güzel bir deyim var: Kaçırma korkusu. Bu, uykum geldiği hâlde ortamda dönen muhabbetten mahrum kalmamak için yatağa gitmeye direnç olarak da tezahür edebilir, çağrıların cezbediciliğine karşı koyamayarak her atölyeden faydalanma istek ve coşkusu olarak da.

Peki herhangi bir çağrıya cevap vermeden önce şu soruları sormak nasıl olur:

– Bu çağrı bana gerçekten hitap ediyor mu? Yoksa yeni bir tüketim nesnesinin peşinden koşuyor olabilir miyim?
– Bunun için doğru zaman şimdi mi? Yoksa bir sonraki çağrıya kadar beklemek bana hizmet edebilir mi?
– Bu çağrıya gidecek olanın ben olması şart mı? Yoksa, çoğunlukla sınırlı kontenjanlar olduğunu da göz önünde bulundurarak, başvuruyu yapmak yerine alanı başka bir can’a bırakmak nasıl bir fikir?
– Bana hitap eden, etkinliğin kendisi mi yoksa oradaki sosyal ortam veya başka bir şey mi? Sosyal ortam için bir şeylere katılmakta bir sakınca görüyor değilim ama bunun farkında olmak iyi bir şey bence. En azından kendimizi kandırmamış oluruz. :))

2 – Kişileri atölyeden atölyeye, buluşmadan buluşmaya davet etmek: Bugünlerde sıklaşan çağrılarımı da göz önünde bulundurarak yazıyorum. Bu aralar benim için sıcak bir sorgulama konusu ve aşağıdaki gibi sorular soruyorum kendime, cevap bulmaya çalışmadan; ben sormaya devam ettikçe cevapların zaten zuhur edeceğini bilerek… Belki başkalarına da dokunur.

İnsanları bir şeye davet ederken kendimde neyi beslemek istiyorum? Hizmet etme, paylaşma hissi ile mi çağırıyorum; benliğime, egoma yatırım yapıp sevilme, beğenilme, önde olma arzularımı mı tatmin ediyorum? Bu çağrılar kalbimden mi geliyor, yoksa etkinlik enflasyonu yaşanan şu dönemde kendi yerimi sağlama almaya ve güçlendirmeye mi çalışıyorum? Şu aralar hızlanmaya alışan zihnimi oyalayacak bir şeylerin mi peşindeyim, yoksa bu zamanlardaki oluş hâlim ve yaşam enerjim mi kendiliğinden ve en doğalından, daha çok “yapma”ya götürüyor beni? Ne olduğunu ve miktarını katılımcıların kendi belirledikleri karşılık armağanlarını alma hevesim bunun neresinde? Etkinlik açıklamasında vaat ettiğim şeyleri karşılayabilecek miyim, yoksa heyecanlanıp biraz uçuyor olabilir miyim? Kendimi fazla büyütüyor olabilir miyim?

çizim: Ece Pürtaş

3 – Yüksek fiyatlar: Çok zorlu bir alana girdiğimin bilincinde olduğumu paylaşarak başlayayım. Konu son derece öznel ve birçoğu somut, elle tutulur şeyler önermeyen fakat katılanlara çok ciddi katkılarda bulunma potansiyeli olan çalışmalara değer biçilmesi gerçekten hiç kolay değil.
Yüksek fiyat nedir? Hangi çalışma için hangi fiyat yüksektir? Atölyeyi veren kişi, birikimini nasıl koşullarda edinmiş ve şimdi birilerine alan açıyordur? Bu birikimi edinmek için ne gibi maddi-manevi ödemeler yapması gerekmiştir? Yaptığı çalışmadan bağımsız, bu kişinin gerçek ihtiyaçları nedir? Para ile karşılanabiliyor mudur?

Her birinin cevabı herkese göre değişken olacağı için bu konuda devam etmekte zorlanıyorum; bir yandan da içimdeki çocuk “İyi de şu-şu atölyelerin şu fiyatlara olmasında biraz aşırılık yok mu yani?” diye yırtınıyor. Mesela geleneksel ve basit bir bilginin üç saatlik bir paylaşımının karşılığında 150 – 200 TL istenmesinin aşırılığı da mı öznel yaklaşımım, yoksa baĞzı şeyler gerçekten de biraz abarmış durumda mı?

Yüksek fiyatlara takılmamın temel nedeni, kişilerin bundan edindikleri parayı hak edip etmedikleri değil. Daha ziyade, bu “iş”lerin gittikçe sektörleşmesi, sistemin bir parçası hâline gelmesi. Yukarıda yazdığım üzere, yapılan çalışmaların birçoğunu çok beğeniyor, çok faydalı buluyorum. Ve galiba bütün bunların, herhangi bir para kazanma aracına dönmesi ya da mevcut hayatlarından memnun olmayan kişilerin birkaç günlüğüne deşarj olarak hayatlarını aynı şekilde sürdürebilmelerini desteklemesi gibi sonuçları tercih etmediğimden bunca önemsiyorum bu konuyu.

Ama her zaman yazdığım ve söylediğim üzere, bu güzel “iş”leri yapan kişilerin bunları yapabilmeye, bilgi, deneyim ve becerilerini aktarabilmeye devam etmeleri için beslenmeleri ve dengeli karşılıklar almaları çok önemli. Bütün bunlar, bu şeylerden para edinmeye karşı olduğum gibi bir izlenim oluşturduysa, bu izlenimi yavaşça yere bırakın lütfen.

4 – Çareyi hep dışarıda aramak: Birçok insanda düşünme ve hareket tembelliği ve kolaya kaçmayı isteme görüyorum. Yok, hiçbir şeye illaki zor yollardan, acı çekerek, sürünerek ulaşılacağını düşünüyor değilim. Kendi adıma, geldiğim noktada hayatımdan epey memnun bir insanım ve hiç de büyük acılardan, dev fedâkarlıklardan geçmiş gibi hissetmiyorum. Ancak hayatımı, içimden gelen farklı bir doğrultuya yöneltmeye başladığımda kendimi rüzgâra bıraktım, gerek maddesel ve bildiğimiz anlamda gerekse manasal düzeyde bir yolculuğa çıktım ve halen onun içindeyim. Bu yolculuktaki öznel keşiflerimi seve seve ve heyecanla zaten paylaşıyorum, o da ayrı fakat hiç tanımadığım bir insanın tek bir cümleden oluşan e-postasında “Yazınızı okudum ve çok beğendim; sizce Ege’de hangi köyler bizim için uygun olabilir?” diye sormasını anlamakta güçlük çekiyorum. Fikir sormakta, almakta hiçbir sorun yok ama hiç değilse bu iletiye biraz emek vermek ve kendi koşullarından, hayallerinden vs. bahsetmek daha makul olmaz mı? Benzer şekilde, aynı yazıda, kırsalda para edindiğim beş örnekten bahsetmişim ama gelen başka bir e-posta “Oralarda başka ne şekilde para kazanabilirim?” diye soruyor. Soru tam olarak yanlış değil ama adresin yanlış olduğu kesin.

Biraz uzattım ama meramımı anlatmak için faydalı olduğunu umuyorum. Atölyelerde de benzer bir durum gözlemliyorum, ki bu, atölyeden atölyeye koşma maddesiyle de bağlantılı. İnsanlar kişisel yolculuklarında ilerlemek istiyorlar, çok da iyi ediyorlar ve fakat bazı dostlar her şeyi hazır ve dışarıdan istiyorlar. Birileri ona ne yapması gerektiğini, nasıl düşüneceğini, neleri değiştireceğini, nasıl meditasyon yapacağını ve diğer her şeyi öğretsin; her şey değişiversin, hep beraber aydınlanıverelim.

Bir yandan hepimizin bir olduğuna, ayrılmaz bir bütünün parçası olduğumuza inanıyorum, diğer yandan ise bu bütün içinde her birimizin biricikliği söz konusu. Herkesin huyu, suyu, anlama kapasitesi, anlama süreci, hangi yolları seçeceği, sindirme, hazmetme süreci ve diğer her şeyi farklı. Ama birçoğumuz kişisel yolculuğunu ve gelişimini paket programlara indirgemiş durumda ve bu da olsa olsa, programlı ve aynılaşmış kişisel yolculuklara; her yerde karşımıza çıkan ve içi pek de dolu olmayan ezber cümlelere yöneltiyor bizleri. Velhasıl, gidelim tabii, gitmeyelim demiyorum ama kendi özgün yolumuzu bulmamıza yardım edecekse, bu niyetle gideceksek gidelim. Aksi takdirde, özellikle inzivalarda rüya gibi birkaç gün geçirip gündelik hayatımıza döndükten sonra, için için değiştirmeyi çok istediğimiz kabuğumuza daha çok sığınır ve kaldığımız yerden devam etmeye çalışırsak, daha bile fazla zorlanmamız mümkün. Zira önceden en azından uykudaydık; şimdi ise başka bir dünyayı, başka bir iletişim hâlini bir ya da birkaç günlüğüne deneyimlemiş olarak eskiye dönmek ve orada sıkışıp kalmak hiç de kolay değil.

*** *** ***

Tüm bunlar ve özellikle ikinci maddede kendime de sorduğum sorular bir yana, bu buluşmalar, atölyeler gayet güzel bir aradalıklar ve -en azından benim katıldıklarım- başka bir dünyanın mümkün olduğunu hepimize gösteren ilham verici örnekler. Ayrıca Eisenstein’ın kitabında yer verdiği üzere bu tip buluşmalar, inzivalar, yalnız olmadığımızı, deli olmadığımızı hatırlatıyor bize; ki sırf bu bile çok kıymetli.

Yalnızca istiyorum ki olay tüketmeye dönmesin, istiyorum ki bu konular da iyice piyasalaşıp sistemin değirmenine su taşıyan piyonlar olmasın.

 

EMRE’nin daveti de şurada dursun

Okuyana not:

Bi’şey dicem. Bu yazıları okuyor, beğeniyor, güzel güzel yorumlar yapıyor olmanız benim için harika armağanlar ve geri dönüşler. Bunla birlikte kendimi berekete ve karşılık armağanlarına daha da çok açasım var artık. 

Eğer ki bu yazım veya daha öncekiler, belki kitabım veya yaptıklarım sana iyi geliyor ve bunlara dair minnet hissi besliyorsan ve manayı maddeye çevirmek istersen ben buradayım. Her türlü karşılık armağanını (para ve diğer) keyifle ve sevinçle kabul ediyorum.

Anlamlı şeyler yaptığımı düşünüyor ve bunların hiçbirini belirlediğim bedeller karşılığında satmıyor, öylece sunuyorum. Yüreğine dokunduğum kişilerden ise bu anlamlı şeyler karşılığında bir şeyler almayı çok istiyorum. Zira aldıkça daha çok verme isteği duyuyor, verdikçe daha çok alıyorum ve bu muhteşem alışveriş hâlinin daha da büyümesine niyet ediyorum. Haberin olsun. 💗

Bu da bir anımdı en eşşeklisinden

Melis (yeğen-yaş 3) ile müzik dinleyip dansetmekten pek zevk alıyoruz. Bu,  bir araya her gelişimizde yaptığımız bir şey oldu, kahvaltı öncesi bir şarkı ondan, bir şarkı benden…
Bu sabah, önce Şubadap’tan Ornitorenk dinlendi, sonra hadi bir de Dino’yu dinleyelim dedik, sonra tam Melis bir üçüncü şarkı isteyecek oldu ki sevdiğim zıplamalı bir şarkıyı çalıverdim. Bizimki, biter bitmez “Hadi şimdi de Arkadaşım Eşşek!” dedi.
Videoda Barış Manço görünür görünmez burnumun içinde hafif bir hareketlenme oldu (hep olur). Ardından göğsümde sıkışma, yüzümde acı, göz pınarlarıma doğru hızla çıkan sancı! Bir kaç saniye sonra ağlayacağımı anladım.
Melis kuzusu dans edip, kendi etrafında dönüp, komik komik gülüp oraya buraya düşmeyi, ben ise oturarak ağlamayı daha eğlenceli buldum. Çok sesli ağladığım için fark etti ve yanıma geldi.
Sonraki diyalog şöyle:
m-N’oldu neden ağlıyosuuun?
b–Köyü hatırladım, özledim…Hımkkhüünk
-E tamam bir şey olmaz, yine gidersin. Hadi dans et!
–Evet ama şu an çok özledim
-Ama az önce çok mutluydun, dans ediyodun? Di mi?
–Evet, bazen çok mutluyken bir an sonra hüzünlenebilir insan
-Hee, tamam ağlama ama hadiiii!
–Hüüüü eşşek dedi, Çandır’da da eşşekler…Hüüüü….
-Anneeeeeeeaae Burcu çok ağlıyoooo!
–Ühüüüü Melis’e bak ne tatlı, beni avutuyo Allahım ne şanslıyım! Ühüüüüü
-Hadi, tamam şimdi ağla ama dans ederken sakinleşebilirsin istersen.
*
Sonra bu üç yıllık yaşam tecrübesi elimden tutup beni avuttu, ben de ona teslim olup dans ettim. Dans ederken sakinleşebilirdim! Evet…!
Duygusal iniş-çıkışlar arasındaki çokgeçirgenligeçişkenlik özelliğim ile 4saniyede100km’yeçıkmadaivmealmabecerimin de etkisi oldu elbette.
Garip bi şey. İnsan Arkadaşım Eşşek’i her dinlediğinde mi duygulanır, ağlayası gelir arkadaş? Sonrasında da öyle, hiç bir şey olmamış gibi davranır… Şaşırıyorum. Gerçi bendeniz Burcu yaratığı, duyguları deneyimlemeye gelmişim bu dünyaya; öyle diyor astrolojik haritalar ve bilimum yeni nesil ispiritüel yaklaşımlar, onların yalancısıyım.
Şaşıracağıma oturup çalışmalıyım. Aslında şimdiye kadar bir tez yazmış olmalıydım ya da ne bileyim nacizane üç beş makale çıkartmalı, orada burada atıp tutmalıydım insan duygu florası ve faunası hakkında. Fakat o işler ellisinden sonra oluyormuş galiba, zaten tezi yazsan da altmışından önce kabul etmiyorlarmış. Prosedürler, bürokrasi filan işte biliyorsunuz…
Neyse o günleri görürsem muhtemelen haberiniz olmaz çünkü artık blog yazmıyor olurum. Blog yazarıysanız daha çekirgesiniz demektir.
Bu çekirge ilerleyen günlerde tez konusunu belirlemek için biraz daha atıp tutar, yazar, karalar gibi görünüyor.
Danışmanım olmak isteyenlere ve müstakbel Jüri’me duyurulur.
Not: Çandır’ı özledim. Özledim, özledim, özledim…

 

 

 

Kut arayana kılavuz

Yok yok kılavuz olacak yazı benden çıkmaz.

Zaten Aruoba* yazmış, haşa bana düşmez.

Üzerine atıp tutmak değil derdim benim için kutlu olan, kutsal olanla ilişkilenme yolculuğumdan bir küçücük kesit sunmak.

Yaşamımı kentten köye taşımam kendime bir süredir sormadığım soruları yeniden sormam için fırsat sunmuştu: İnsan olarak hangi hamurdan yapılmışım, ne beni “buraya” getiren, ne beni “burada” tutan, “neyin” peşindeyim, ben “neyim”, bu mekan ne, yaşamın manası ne sorularına yanıtlar, ergenlikten farklı olarak daha net ve başka bir insanın yaratımından (kitaplardan falan) değil de bizzat doğadan gelmeye başladı; tohumdan, ağaçtan, sudan, ormandan, ateşten, havadan… Sonrasında “ne” sorularını “nasıl” soruları takip etti. Olan ile “nasıl” ilişkilendiğimi keşif süreci… Çok çarpıcı, kendime karşı dürüst ve şeffaf olmamı gerektiren bir süreç. Zamanda doğrusal bir şekilde olmasa da bunun ardından NASIL’ın içinden bir öz beni çağırmaya, tutup kavramaya başladı. Herşeyin ardında olan giz gibi bir şey… Ben ona kutsal diyorum.

Nereden, hangi değerlerden filizleniyor o öz, o giz?  Hangi farkındalıklardan, tecrübelerden besleniyor kut’um? Neyi merkezime koyuyorum; günümün, güneşimin, gecemin odağına neleri yerleştiriyorum? Odaktaki meselelere en kıymetlim olan nefesimi aktarışım nasıl? Görülmeyi, keşfedilmeyi, birlikte çalışmayı bekleyen bu kaynakla yani KUTSAL ile nasıl ilişkilenmeli, onu nasıl korumalıyım?

Hatırlayarak, sık sık, benden yüce olanı, fikirlerimin, tecrübelerimin, ideallerimin, olduğum ve olmaya çalıştığım kişinin, sıyrılmaya çalıştığım (oysa yenilerini ürettiğim) koşullanmaların ardında safça duranı…

Okumaya devam et “Kut arayana kılavuz”

Hoşgeldim Yaşamıma – a Welcome Song

Hoşgeldim yaşamıma! Umarım severim onu şimdikinden daha da çok!

Ve sevmediğim anlarda umarım hatırlarım kendimi kollarınıza bırakmayı

Bu yaşam benim ve ben onu kucaklıyorum bir çocuğu kucaklar gibi

Kucakladıkça, yüreğimin hakikati serbest kalıyor, şeffaflaşıyorum.

Özüme, içimdeki sese bağlı kaldıkça kolaylaşıyor yaşam tecrübem.

Umarım kaynağımdan yol almaya devam ederim şimdikinden daha da derin!

 

 

Ve teşekkür ediyorum

Ablam tarafından çağrıldığım, o denli istendiğim, annem ve babam tarafından seçildiğim, kabul edildiğim için.

Bedenlendiğim, nefeslendiğim, beslenip büyütüldüğüm için.

Şükran doluyum gözlerimin açılmasına, sesimin söze dönüşebilmesine

Bana dokunan şefkatli ellere, bakışı ve sözüyle sevenlere, sevmeyi öğretenlere …

Var oluşumun sorumluluğunu üstlenen, benim için hep “en” iyisini isteyen (en iyinin ne olduğunu benim seçimime bırakabilen) ve şükür ki artık kendi yaşamlarına dönüp kendileri için de en iyisini isteyebilen aileme…

HOŞGELDİM YAŞAMIMA, HOŞGELDİN!

 

Welcome

Welcome to your life
I hope that you love it
And when you don’t
I hope you let us all hold you
This life is yours, child
Remember to hug it
A hug is a key that helps
The heart unlock its truth
Oh it’s a wild ride
Can be a wild, wild ride
And a strange ride
Can be a joyful ride and a delight
There can be dark, dark times
So dark you can’t see anything
There’s no guarantee
Who knows what is coming
All at once we’re the secret, question, 
answer, seed and fruit
Sometimes like a joke
How gross and how stunning
Is this perfectly imperfect
Reflection of truth
Oh it’s a wild ride
Can be a wild, wild ride
And a strange ride
Can be a joyful ride and a delight
There can be bright, bright times
So bright you can see everything
And I believe in the dance
And the music that’s humming
All around and within us
Presence does the old soft shoe
And I gotta say
I’m so glad that you’re coming
Each of us here
Will dance with you
In our own way
Ahhh
Welcome to your life
Ah, my child, all the love
All the love in this here heart
Goes out to you
Over and over,
Over and over,
Love, love, 1-2-3-4

Written by: Karisha Longaker

Song by Mamuse

Satın almak için: http://www.mamuse.org/music/

Dinlemek için: https://soundcloud.com/search/sounds?q=Ma%20muse%20welcome

… Orada Buluşalım!

 

İNSAN BİLMEDİĞİNDEN KORKAR-KORKTUĞUNU İSTEMEZ-BİLMEDİĞİNİ SEVMEZ-SEVMEDİĞİNİ İSTEMEZ-İNSAN HABERDAR OLDUKÇA MERAK EDER, MERAK ETTİKÇE ÖĞRENİR, ÖĞRENDİKÇE DÜŞÜNÜR, DÜŞÜNDÜKÇE DEĞİŞİR DAHA ÇOK MERAK EDER. ÖĞRENDİKLERİNİN BAZILARINI SEVMEZ. BAZILARINDAN KORKAR. SEVMEDİKLERİNDEN, KORKTUKLARINDAN UZAK DURUR. DÜŞÜNMEK İSTEMEZ, ÖĞRENMEZ, MERAK ETMEZ, HABERDAR OLMAK İSTEMEZ.BİLEN BİLMEYENLE, MERAK EDEN ETMEYENLE ,SEVEN SEVMEYENLE ÇATIŞIR. ÇATIŞKI VE ÇELİŞKİLERLE DOLUDUR İNSAN. İNSAN, ÇELİŞKİLERDEN MUAF OLUR BAZEN. İNSAN DOĞDUĞUNDA SAFLIĞINI YİTİRMEZDEN HEMEN VE SON NEFESİNİ VERMEDEN AZ EVVEL ÇELİŞKİLERİNDEN BOŞANIR. YAPMAKTAN VAZGEÇER, VAROLMA, GÖRÜLME, İŞİTİLME VE SEVİLMEME DERDİNDEN KURTULUR. İNSAN NEFES ALIR ÖTEDEN GELİR VE NEFES VERİR ÖTEYE GEÇER.

*

“Düşünceyi sabitler, katılaşmasına izin verirsen, maddeleşir, sonra nesneye dönüşür, sonra sahibini kendisine dönüştürür.” (Facebook arkadaşım Sunay Demircan’dan alıntıdır efenim)

*

“Eleştirmek güzeldir. Eleştiriye maruz kalanı düşündürür, harekete geçirir hiç bir şey yapamazsa savunma mekanizmasını tetikleyici bir rolü olur.

Eleştirmek kolaydır. Dilin kemiği yoktur atasözü de bu topluma aittir. Ateşi, enerjisi yüksek, konuşmaya tutkun bu halkın en iyi yaptıkları arasındadır. Okumaya devam et “… Orada Buluşalım!”

Birlikte işler iyi işler

Bolobolo’da birlikte işler fikri nasıl gelişmişti, neden böyle bir grup oluşturulmuştu, hangi ihtiyaca cevap olacaktı? Hatırlama ve hatırlatma ihtiyacı duyuyorum. Zira bir yanım hayal kırıklarıyla dolu… Açıkçası yaptığım çağrı bir topluluğa dönüşme niyeti taşıyordu ve topluluk, sanal olarak bile hayal ettiğim yere gel(e)medi. Bunun için neler yaptım(k)? İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da toplantılar düzenledik, bol bol konuşultuk, yazdık çizdik. Bir şenlik yaptık ve bir hafta birlikte olmanın, üretmenin, yaşamanın sırrını araştırdık. Kutsal facebook sayesinde işlerimizi birbirimizle paylaştık. Sanatla zanaat arasında dolanan işlerimiz, uğraşlarımız, yaşam enerjimizi akıttığımız, emeğe, malzemeye, tabiata ve işin geleneğine saygıyla ürettiklerimiz güzel bir vitrine kavuştu. Birbirimizi like’lara boğduk.  Küçük takaslar, küçük satışlar, tanışmalar, ihtiyaçları ve destek sağlanabilecek alanları egzel kutucuklarına yazmaları da yaptık.

Bu girişimin başlatıcısı olmama rağmen onu taşıyan tek kişi olmayı daha ilk günden istemiyor, tercih etmiyordum. Bunun için, bugün olsa farklı adımlar atardım, deneye yanıla öğreniyorum. Geçtiğimiz sene şenliğin ardından Bolo’da Birlikte İşler’in bir çekirdek ekibe yani bir kalp/beyin takımına olan ihtiyacını açık bir şekilde dile getirdim. Heyecan, şevk, zaman, emek, sabır gerektiriyor o çekirdeğin içinde yer almak… Kim ister, kim yürür bu yolda? sorusunda tıkandım kaldım. Bir iki skype bir iki emailleşme ile süreç de durdu. Belki ben tıkandığım için de böyle oldu.

Gel gitler yaşadım sorguladım. Bu girişim neye hizmet ediyordu? Etki ve işleme alanı şu anki haliyle mi sınırlıydı? Belki de zamanı değildi, belki de sadece benim ihtiyacımdı ve çevremde olan biteni doğru sezmemiştim, belki de koşullar, mekan, yaşamın getirdikleri mani oluyordu akıp gitmesine… Hala da böyle hissediyor böyle düşünüyorum. Demlensin dursun birlikte üretme, dayanışma topluluğumuz. Ben hayallerimi yaşayabildikten sonra gerisi gelir. Kendi hayallerimden ve gerçeklerimden sorumluyum ve bunu keyifle yaşayabiliyorum şükür.

Örneğin geçen hafta beni hiç tanımayan-kutsal FB’tan bile arkadaş değilken- evime gelen üç kadınla özel zamanlar geçirdik. Başta belli sayıda ürünü birlikte yapmaktı hedefim ve bu bende bir gerginlik yarattı. Ancak iki gün içinde süreç yumuşadı çünkü birlikte yaşamaya başladık. Yaşamın doğal akışında çalıştık, derinleştik, çemberleştik… O kadar korunmuş, kollanmış, desteklenmiş, topraklanmış ve kanatlanmış hissettim ki…Kaç adet ne yaptığımızın hiç bir önemi yoktu artık. Birbirimize sözlerimizle, bakışlarımızla, dokunuşlarımızla ilham olduk. Bu sürecin fotoğrafları da size ilham olsun.

Ve soruyorum size yaşamınızın hangi alanında “birlikte işler”e ihtiyacınız var? En son ne zaman egoların keskin irkiltici tadı olmadan keyifli bir birlikte iş tecrübesi yaşadınız? İlle de sanatçı, zanaatkar, hobist olmanız gerekmiyor sevgili eski iş arkadaşlarım, şehirdeki dostlarım. Avukatlar, akademisyenler, bankacılar…?

Büyük bir özlem şu birlikte yaşamak, siz de duyumsuyor musunuz?

IMG_2643 IMG_2653 IMG_2648 IMG_2647 IMG_2644 IMG_2671 IMG_3365 IMG_3375 IMG_3376 IMG_2748 IMG_2709 IMG_2708

5
5
10
10

IMG_2655

Bolo’da Birlikte İşler’in de bir masalı var artık!

4

 

Bir zamanlar Güney Dağları’nın eteklerinde tüm halkın hep birlikte neşeyle yaşadığı, bereketli mi bereketli topraklarında bolluğun aktığı, gökkuşağının her renginin üzerinde parladığı Bolo Bolo adında bir köy varmış. Bu köyün halkı saadet dolu yaşamlarını sürdürebilmek için yapılması gereken ne varsa hep birlikte yapar, hep beraber üretir, yaşamın tüm armağanlarını birbiriyle paylaşırmış. Aralarından birinin sevinci hepsinin sevinci, birinin mutsuzluğu hepsinin derdi olurmuş. Günler böyle akarken-bu yaşama inanamayan yolcuların nazarından m, Bolo Bololuların ellerindeki hazinenin kıymetini unutuşlarından mıdır bilinmez- köyün üzerinde sayıları her gün artan kara bulutlar dolaşmaya başlamış. Bu bulutların her biri başka bir fırtına yükü yüklenmiş; şiddetini, endişesini, yalnızlığını teker teker köyün üzerine salıvermiş. Bolo Bolo halkı her gün kopan bu fırtınalarla korkuya kapılıp evlerine kapanıvermiş. Gündüzleri toprağı beraber sürmez, tarlada ekinleri beraber biçmez, akşamları ateş başında muhabbete oturmaz olmuşlar. Evlerine kapandıkça, duvarları kendilerine tek sığınak sandıkça kalpleri de kapanmış, bir zamanlar yaşadıkları birliğin büyüsünü hatırlamaz olmuşlar.

O günlerde ülkedeki kralın ay parçası, gül goncası bir kızı olmuş. Ülkenin tüm cadıları prenses için sarayda yapılan kutlamaya davet edilmiş. Kutlamaya gitmek üzere toplanan cadılar saraya doğru uçarken aralarından biri prensese vereceği değerli taşı yere düşürmüş. Taşı aramak için yere indiklerinde Bolo Bolo’ya varmış yolları ama ne görsünler, köyün ne toprağında bereket ne de göğünde renk kalmış. Havayı koklamış, suya bakmış ve ateşe sormuşlar hemen. Neler olup bittiğini anlayınca baş başa verip bir çare düşünmüşler hep birlikte. Etraftan topladıkları yünlerle başlamışlar keçeden bir kazan tepmeye, teker teker sihirlerini  içine yedirmeye… Akşam olup da karanlık bastırınca kocaman bir ateş yakmışlar. Masal bu ya, ateş böcekleri de kazanı alıp ateşe oturtuncaa alevler göğe yükselip başlamış fırtına yüklü bulutları tek tek dağıtmaya… Kazan fokurdadıkça etrafında cadıların elleri birleşmiş, sesleri yükselmiş:

“Tüm cadıların elinin değdiği bu kazan, şimdi ve burada, Bolo Bolo’yu kutsasın armağanlarıyla! Bolluk ve bereket yağdırsın her daim bulunduğu topraklara…

Tüm cadıların elinin değdiği bu kazan, içine elini daldırdığında,

Zamanı olmayana zaman,

Yerini bulamayana yuva,

Kesesi boş olana altın, para,

Hastalığı olana sağlık,

Zorluğu olana kolaylık,

Yalnızlık çekene dost,

Kalbi kararana dans ve neşe,

Yâri olmayana yarini versin o saniyede.”

Sesleri duyan köylüler merakla koşmuşlar ateşin başına. Elleri hasretle kavuşmuş, gözleri sevinçle buluşmuş, gönüllere aşk dolmuş o ateşin başında. Yeniden birleşmelerini dans ve neşeyle kutlamışlar, elleri birbirleri için güzel niyetlerle dalmış kazana. Bolo Bolo halkı bir kez daha başlamış saadet içinde hep birlikte yaşamaya. Birbirlerinin sevinci, neşesi, desteği, Hızır’ı olmaya…

Rivayet olunur ki, o günden sonra Bolo Bololuların bu kazana bir daha hiç ihtiyaçları olmamış. Beraber olduklarında zaten her şey tamammış.

Destek ve birlikteliğin gücünü hatırlatsın, ihtiyacı olanlara dileklerini ulaştırsın diye kazanı uçurmuşlar cadılarla birlikte göğe. Her kim bu kazanı görürse, anlasın ki Bolo Bolo’dan kutsanmış bir hediye gelmekte kendisine…

 

Masalın parçası olmak ister misiniz?

 

 

 

Minnet borcu nasıl ödenir? Yardım eder misiniz?

Bu çağrı, bir çırağın ustasına minnet borcunu ödemesi için hazırlandı. Kolay olmadı bu çağrıyı yapmaya karar vermek, kendimi cesaretlendirdim ve işte buradayım.

Hayatımı, hayallerimi destekleyen önemli bir iletişim aracı var: çemberde-mecliste oturmak. Bu çemberlerin her birinde farklı bir üslup ortaya çıkabiliyor, “the way of council” gibi. Bu üslubu bizlere ulaştıran sevgili Rob Dreaming’e olan minnet borcumu sizlerin de desteğiyle para ile ödemek istiyorum. Kendisi, yaşamını dünyayı gezerek, kimi ülkelere sürekli ziyaretler yapıp council’ı (meclis oturumu geleneğini) aktararak sürdürmeyi seçmiş bir can. Bugüne kadarki ziyaretlerinde birbirimize karşı hizmetlerimiz oldu ve kendisi tüm çalışmalarını bana armağan etti.

Bana, bize, dünyaya önemli hizmet sunduğuna inandığım bu çember yolu; Batı’ya değil, insanlığa ait bir geleneğin yolu aslında. Kendi topraklarımızda kurulan halk meclislerine, ihtiyar heyetlerine baktığımızda aynı üslûbu bulabiliriz. Bu iletişim geleneğini, bize kendi tarzıyla aktaran Rob Dreaming’in yaşamını desteklememin en güzel yolunun, hayatımdaki bir diğer önemli ustayı onurlandırmak olduğunu düşünüyorum. Sevgili keçe ustam Ayfer’in bana gönderdiği kendi tasarımlarını satışa sunarak kazandığım bedeli Rob’un önümüzdeki günlerde gerçekleşecek çalışmasında kendisine vermeyi düşlüyorum.

Council ve Rob hakkında buraya tıklayınız:

Ustam Ayfer Güleç hakkında daha detaylı bilgi için buraya tıklayınız:

1 hafta süresince geçerli olacak bu çağrı. Ürünlerle ilgili bilgi almak isteyenlere ayrıntılı bilgileri aktaracağım. Fikir vermesi açısından üç tane görsel paylaşıyorum.

Kırkyama

RES
RES

Şal 2

Aranıyor

Umudumu kaybettim.Çok uzağa gitmiş olamaz. Yardım etseniz de bulsam…

 

“Tutkularınızdan ve hayallerinizden vazgeçmeyin. Vazgeçerseniz, bedeniniz bu dünyada var olsa da, yaşamınız son bulur.”

Henry David Thoreau

 

 

Birlikte YA-ŞA-MA-MA-YA hazır mıyız?

resim burcu

Yaz yazyaz, anlat anlatanlat, çek çekçek, yorumla yorumlayorumla, konuş konuşkonuş, sus sussus, izle izleizle, oku okuoku, paylaş paylaşpaylaş, beğen beğenbeğen. Etiketle, yargıla, öfkelen, sıkıl, sinirinden kudur sonra dön işine, dön evine, dön aynaya ağla ağla ağla… Dıştan çıkıp içe gireyim diyorum, her dediğimde ikisi de aynı yermiş fark edince “anaaam!” diyorum ilk kez karşılaşıyormuşum gibi. Haydi bakalım madem bilimum çıkış ve girişler kapalı eh istediğin kadar düşün, yaz, oku, anlat, laykla maykla çözemiyorsun, kaçamıyorsun, savaşamıyorsun, bir zahmet dur bakalım bu durumla da durum durum durmayı öğren Burcu Hanımcığım. 

“Bir grup caz müzisyeni, birlikte doğaçlama yaparlarken, çok ilginç bir şey olur. Birbirinden farklı, hepsi de kendi kararlarını veren bireyler, bir bütünmüş gibi davranmaya başlar. Müzik akıp giderken, müzisyenlerden herhangi biri solo yapabilir ve bu başrol, müzisyenler arasında kusursuzca el değiştirir. Piyanistin ya da trompetçinin öne çıkacağına kim karar verir? Yalnızca o çalgıyı çalan kişi değildir kararı veren, çünkü diğerleri o açıklığı yaratmak için çoktan azıcık geri çekilmişlerdir.   Burada aynı anda gerçekleşen iki düşünme düzeyi vardır; anbean grup tarafından bir bütün olarak ve içindeki bireyler tarafından da ayrı ayrı seçimler yapılır. İnsanlar eylemlerini bir ortaklaşa düşünme süreci aracılığıyla gerçekleştirdikleri zaman, bunu “dağıtılmış zeka” gibi düşünebiliriz.Hiç kimse tek başına denetimi ele almış değildir; oyuncular bir yandan grubun amacına hizmet etmek arzusu tarafından yönlendirilirken, bir yandan da özgürce hareket ederler. Müzisyenlerin birlikte doğaçlama çalabilmeleri için, çok dikkatle dinlemeleri ve ezginin bütünü içinde kendi bireyselliklerini ifade etmeleri gerekir. Grupla uyum ve bağlantı kurduklarında, sanki müzik onlar aracılığıyla kendi kendini çalıyormuş gibi olur.” (Aktif Umut, Okuyanus Yay., s.109)

Nasıl bir müzik istiyorsun onu düşün Burcu Hanımcığım. Sana dayatılan bir müziği mi çalmak istiyorsun? İçinden taşan müziği ifade etmenin en zarif, sade ve etkili yolu ne acaba? Hangi tınılar hoşuna gidiyor, nasıl bir melodi sana zevk verir, her enstrümana açık mısın? Bu müziği başkalarıyla birlikte icra etmek için nasıl bir anlaşmaya ihtiyacın olabilir? Seni ve diğer insanları nasıl bir meşk bir arada tutar? Müziğin sürmesini ne sağlar?

Düşüne düşüne bulunmuyor, sezgi denen şeyin de bir düğmesi yok her istediğinde aç, sorularına yanıt versin. Yine bırakmam gerekiyor kendimi hayata ki hayat zamanını bilir yanıtını verirmiş büyükler öyle diyor. Sonra bir sabah “ritmini bul” diyor bir ses ben uyanır uyanmaz. Herkes kendi ritmini bulursa başkalarının ritmi kendininki gibi değil diye uyuzlanmazsa Jazz olur mu ki?! Ayyy heyecanlanıyorum…

Bedenimizdeki ritm belki bir Jazz müziğindeki gibi doğaçlama değil de mikro düzeyde kodlanmış, önceden ayarlanmış… Çok ilham veriyor Deepak Chopra’nın fizyolojikjazzımızı anlatışı.

YÜKSEK AMAÇ: Her bir hücre, önce bedenin hayrına sonra kendi bireysel
hayrına çalışmayı kabul eder. Eğer gerekirse, bedenin yaşam sürecini koruma adına ölmeyi kabul eder. Hem de onun yaşamı, bizim yaşam süremizin yanında çok kısa olmasına rağmen. Deri hücrelerinin her saat binlercesi ölür. Bağışıklık sistemi hücreleri ise mikroplara karşı savaşırken ölür. Hücrenin yaşamı söz konusu olsa bile, bencilliği seçemez.

İLETİŞİM: Her bir hücre bir diğer hücre ile sürekli ilişki halindedir. Mesaj
taşıyan moleküller, ufacık bir niyet ve düşüncenin bile gerektirdiklerini
haber vermek için en uzak köşeye kadar koşturur. Bu görevden vazgeçme ya da haberleşmeyi reddetme gibi bir seçimleri olamaz.

FARKINDALIK: Hücreler andan ana adapte olurlar. Aniden ortaya çıkabilecek durumlarla başa çıkabilmek için esnekliklerini korur. Sıkı kalıplara, alışkanlıklara bağlı kalmak gibi bir seçimleri yoktur.

KABULLENME: Her bir hücre bir diğerini eşit önemde kabul eder. Bedendeki her bir fonksiyon bir diğerine bağlıdır. Tek başına hareket etmek gibi bir seçimleri yoktur.

YARATICILIK: Her hücrenin kendine has fonksiyonları varsa da (karaciğer
hücreleri, elli ayrı fonksiyonu yerine getirebilir), bu fonksiyonlar
yaratıcı bir şekilde birbirleri ile kombine olabilirler. …Eski davranış kalıplarına takılı kalmak gibi bir seçimleri
yoktur.

OLMAK: Hücreler, dinlenme ve harekete geçme evrensel döngüsüne aynen
uyarlar. Bu döngü kendini her ne kadar hormon seviyelerinin, kan basıncının, hazım ritmlerinin iniş çıkışları olarak gösterse de, en belirgin ifadesini uykuda görürüz. Neden uyumaya ihtiyaç duyduğumuz tıbbi bir gizemdir, uyumasak fonksiyonel bozukluklar ortaya çıkar. Bedenin hareketsizliğinde, gelecek kuluçkaya yatmış durumdadır. Sürekli hareket halinde olmak gibi bir seçimleri yoktur.

VERİMLİLİK: Hücreler en az düzeyde enerji tüketir. Tipik bir hücre, hücre
duvarının içinde sadece üç saniyelik yiyecek ve oksijen tutar. Tam bir
teslimiyet halinde rızkının verileceğini bilir. Aşırı gıda, hava ya da su
tüketimi veya istifçilik gibi bir seçimleri yoktur.

KAYNAĞA BAĞLILIK: Ortak genetik mirasları nedeniyle hücreler temelde aynı olduklarını bilirler. Karaciğer hücrelerinin, kalp hücrelerinden farklı olması ya da kas hücrelerinin beyin hücrelerinden farklı olması, onların ortak kimliklerini sorgulamaz. Çünkü bu ortak kimlik, hiç değişmeden aynı kalır. Laboratuvar ortamında, onların ortak kaynağına geri giderek bir kas hücresini genetik olarak, bir kalp hücresine dönüştürülebilirsiniz. Hücreler kaç kez bölünürlerse bölünsünler kaynaklarına bağlı kalırlar. Bunun dışında kalmak gibi bir seçimleri yoktur.

VERİCİLİK: Hücrelerin ana aktivitesi, vericiliktir. Bu tüm diğer hücrelerle
entegrasyon içinde olduğunu gösterir. Kendini vermeye adamak, alıcı olmayı da otomatik olarak beraberinde getirir. Bu döngünün öbür tarafıdır çünkü …İstifçilik gibi bir seçimleri yoktur.

ÖLÜMSÜZLÜK : Hücreler kendi bilgilerini, deneyimlerini, becerilerini hiçbir şey esirgemeden çocuklarına aktarabilmek için ürer. Bu gerçek bir
ölümsüzlüktür; fiziksel planda ölü gibi olsalar da, fiziksel olmayan planda
kendilerini korumayı devam ettirmektedirler. Nesiller arası uçurum gibi bir
opsiyonları yoktur.

Bir el bir ayağa seni istemiyorum nasıl der? Nasıl der “git! bu benim müziğim?”

Birlikte yaşamamaya hazır mıyım(z)?

 

 

 

 

İstanbul’cuğum bize müsaade kalkalım artık…

Bir bebek geldi ailemize, bir yıldan fazladır dünyada bize eşlik ediyor. Doğmadan önce, doğduğunda ve sonrasında hep rüyalarıma girer. Geçenlerde annesinin karnına geri girdiğini sonra yeniden doğduğunu izledim rüyamda. Aynı günlerde -tam tespit yapamadık- ablam da kuzenimizin yavrusunu, ağzına sakladığını ve bebeğin annesinin içine geri döndüğünü ardından yeniden doğduğunu görüyor rüyasında.

Besbelli sadece kendi ailemle ilgili bir durumun altını çiziyor bu rüya: “İstanbul bize müsaade şekerim, artık kalkma vakti. Bir gidip yeniden doğmamız gerekiyor da…”

Ablam, eniştem ve bir kuzenciğim dışındaki tek tük akrabalarımız -ki bir gün yollar başka yerlerde kesişecek biliyorum ben- dışında toprak olmuş bedenlerden gayrı aile kalmıyor şehirde. İki-üç nesildir bizi misafir eden İstanbul’dan ayrılmak benim için zaten zor olmamıştı. Şimdi benle birlikte başlayan göç yaşı kocaman olmuş anne, baba, teyze, enişte tarafından sürdürülüyor. Başkasının zoruyla olmayan ama artık zorunlu olan bir göç…

Demir kadar sağlam bir irade, sarsılmaz bir iç huzuru, azizlere yakışacak bir hiçlik hali, sabır, kabullenicilik, farklı bir kavrayış ve/veya müthiş bir aşk hatta tutku, güçlü aile bağları, gerçek üstü bir hayal kurma gücü, sadık bir kentlilik bilinci, dayanışma ruhu, zengin bir topluluk, sarsılmaz bir inanç gerektiriyor bu şehir (tohumları atan, gelecek güzel İstanbul’un peşinde olanlara da selam olsun). Sabır ölçer olsa çatlar biliyorum da işte o yüzden kalan canlara nasıl destek olurum düşünüp duruyorum. Vallahi düşünüyorum…

Bu rüya ancak hayra yorulur hayra, ölmeden ölüp dirilmeden doğacağız belli ki. Yepyeni, tanımadık acılar çekeceğiz topraktan başımızı çıkartana kadar, sonrası güneş! Sonrası güneş de bunun rüzgarı var, bulutu var, dolusu, donu var. İnsana dair eziyetleri de var yok değil de artık biz de o zaman geldiğinde körpeliğimizi, çömezliğimizi atmış accık palazlanmış olacağız biliyorum. Aileme güveniyorum hem de çok! Hayra alamet olsun göçümüz.

Oyum ve Ötem

Şehirden ayrılalı beri geride bıraktığım (?) dostlarla ilgili bir ürperti dolaşır durur içimde. Ürperti de değişik bir sözcük sanki tam karşılamadı. Bir yumak diyeyim; ben nereye gidersem arkamdan uzayan, beni takip eden, yürüdüğüm yollarda iz bırakan… Bu yumağın içinde şehirde bıraktığım ilişkilerime dair bir takım suçluluklar var. Bıraktım ve gittim ya, ormanın kıyısındayım ve yaşamımı küçülttüm ya dostları, ailemi oradaki herşeyle başbaşa bırakmışım ve keyfime bakıyormuşum gibi. Neyse zamanla bu hissiyat azaldı sebeplerini biliyorum ama o analizi paylaşmayacağım. Kırıntısı  kalan suçluluk duygusunu  anlatmaya çalışacağım.
Siyasal, toplumsal -haliyle yaşamsal- konulara bakış açım, bunlarla ilgili tutumum, tercihlerim  şehirdekilerin ritmiyle uyuşmuyor.  Bir şekilde kendimi dışarıda hissetmeme sebep oluyor bu durum. 2011 seçimi dahil olmak üzre şimdiye dek -referandum hariç- sandığa gitmemeyi seçmiştim.  7 Haziran’da gittim ama kimseyi seçmemeyi seçtim ilk kez. Aklımla ve yüreğimle kendimi bir yere yakın hissetmeme umudum tazelenmesine RAĞMEN İNADINA HİÇ BİRİNİZİ SEÇMİYORUM diyesim vardı, kalbimi dinledim ve öyle yaptım. Kendimi dinlemesine dinledim ama bu da suçluluk yumağımı büyüten bir hamleydi sanki. Aman allahım bir yargılandım,  bir yargılandım, kimi arkadaş direkt olarak saldırmayı seçti, kimi -sosyal medyayı kastediyorum- yazılarında önüne gelene saldırıyordu ve saldırdıklarının içinde ister istemez kendimi buluyordum. İçim sıkıldı içim! Sonra geldik bugünlere… Yine çok kararlıydım sandığa gitmemeğe. İnandığım yeni dünyayı kuracak bir eylem değildi ve inanmadığım içimin huzurlu olmadığı bir hamleyi yapmamalıydım kendime göre. Seçimle ilgili kimi arkadaşlarımdan gelen sorulara kaypakça yanıt verdiğimi fark ettim, oy kullanmak istemediğimi rahat rahat söyleyemiyordum. Nasıl bir baskı üstümde… Sonra bir de köydeki durumlar var : “Burası Çandırsa burada ‘UMUDA’ oy yok!”  şeklinde yollara yazılan uyarılar, ev sahibimizi arayıp bizi hizaya çekmesini salık veren muhtar ve diğerleri… Korkuyormuşum da itiraf edemiyormuşum. Yaşadığım yerdeki huzurun kaçması (ki dünyanın huzurlu bir yer olmadığını biliyorum ben huzurluysam dünya huzurlu falan filan….) korkusu, arkadaşlarımı dostlarımı bir davada yalnız bırakmak ve yargılanmak korkusu, üstüme düşen bir şey varsa ve bunu yerine getirmiyorsam onun şüphesi falan da filan da derken huzurumun çoktan kaçtığını kavradım. İçimdeki bunca soru, duygu filan varken nasıl yaptığım şeyi sürdürürebilirim? Neyse işte başladım yeniden değerlendirmeye; ne beni tam olarak huzursuz ediyor, neyin dışında hissediyorum…? Biraz köşeli benimki geç kavrıyorum n’apalım.
Neticeye gelirsek şehirdeki o koşturmanın, birlikte sandığa gitme ve oyları  koruma derdine düşmenin Gezi Ruhu olduğunu çok açık bir şekilde kavradım.
Ruh benim içimdeydi de ben onun içinde değildim. Önemli değil herşeyin içinde olmak zorunda olmadığımı ve bunla barışabileceğimi çok önceleri öğrendim sadece bu ruhun ne olduğunu iyice kavramam gerekiyordu.
Öküz öldü ortaklık bitti gibi uğruna mücadele edilecek, hep karşısında olunan şeyden beslenen bir birlik, bir dayanışma, bir topluluk değil ya benim hayalim! Böyle bir hayalin parçası olmak istemiyorum ya ondan.
Neyse şehirdeki bu hummalı çalışmanın bir mütteffiklik değil bir birlik olma zemini olduğuna inanıverdim!  O kadar hızlı oldu ki artık benim için mühim olan bu ruhu desteklemekti, artık oyumu bu güzel ruha borçlu olduğumu anlamıştım. Hızlı diyorum ama aslında GEÇ ANLADIM üzgünüm canlarım, öyle oldu. Orman kıyısında, köyde olayların akışı, hissiyatı çok farklı o yüzden yadırgamazsınız umarım. Ve evet bu farkındalığa erişiverince herşey bir cici oldu bir tatlı oldu OH. İç huzuruyla köydeki tehditlerle ilgili korkumu da bir kenara koyarak oyumu  kullandım hemi de tam istediğim yere basıverdim :)

Yeni dünya ruhunun içinde olanlara ve içindeki bu ruhu yaşatan tüm dostlarıma, dostlarımın dostlarına, halka halka büyüyen herkese çok ama çok teşekkürler. Şükran doluyum, iyi ki varsınız, iyi ki şehirdesiniz, iyi ki o ritme ayak uydurmak için çalışıyor ve ödün veriyorsunuz bir çok şeyden. Çok mühimsiniz çok!!! Bu farkındalığa erişmem de sayenizde tabii…

Sevgili Kamyar’ın yazdığı bir yazıyı da buraya yapıştırmak istiyorum (ingilişce olarak). Hem, benim içimdeki oy vermeyen Burcu’yu anlatabildiği için hem de belki şehirdeki dostların da benimki gibi bir takım yumakları vardır. O yumakları farketmelerini sağlar diye…

Karşısında olmadığımız yanında olduğumuz şeyleri desteklemeye, umudu ve barışı yeşertmeye ve en mühimi aynaya bakmaya ,aynada gördüğümüzü kabullenmek için çalışmaya devam!

12166645_10154417494125620_1850161466_nKamyar:

We may see the change we are longing for as the change in governments, politics, economical systems.

I believe behind it is the longing to release the governing system within ourselves.

We have adopted narrow stories about life that can not contain our next version of humanity.

Stories that govern our daily lives, made by those who used religions for power games, and many other stories made at the time of “enlightenment” and then evolved into the story of “development.”

These stories govern our hearts.

They control what we are allowed to feel and what we are not.

They govern our relationships with our parents, friends, earth and nature, the story of our lineage, our culture, the universe and the invisible forces.

If that inner governing system and those deeper stories, are not released, the change in the world out-there will not reflect the change back to us.

Sometimes I feel our strong urge to change governments and “systems” out there are a way to actually escape the change that is waiting to happen inside us.

How can we feel safe enough to release these stories that are not true anymore? Certainly not by voting, or not voting…

What story are we grounded in when we vote?

Are we fighting the evil ‘other’ voting from within the story of separation, or do we step beyond that story and vote by following a higher order?

When we oppose something, we are energetically feeding back to the same story.

“Sen yoksan bir eksiğiz!” / Reblogged Emre Ertegün

14 Ekim 2015 Çarşamba

İçimden Sohbetler /Emre Ertegün /Sen yoksan bir eksiğiz

 

Defne Koryürek’in bir ara yazdığı üzere, indirimde diye aldığımız sekizinci tişört ile 3.Köprü, Kanal İstanbul vs. arasında düpedüz bir bağ var. İçimizde büyüttüğümüz nefretle birkaç gün önce ölen arkadaşlarımız arasında sıkı bir bağ olduğu gibi… Her şey her şeyi etkiliyor, kocaman bir ağın parçasıyız ve tercihlerimiz geleceğimizi şekillendiriyor. Ne yiyip içtiğimiz, ne giydiğimiz, hangi ürünleri tükettiğimiz, ne düşündüğümüz, enerjimizi neye verdiğimiz … bütün bunların  kolektif birliği “hayat”ı meydana getiriyor ve meydana getirdiğimiz hayattan hemen hiçbirimiz memnun değiliz; gerek kişisel boyutta gerekse büyük resme baktığımızda…

Bütün bunları sözümona biliyoruz ama hayatlarımıza baktığımızda, uygulamalara gelince birçoğumuza verilecek not “Otur, sıfır!”dan ibaret. Üzgünüm ama öyle…

Yok yok üzgün falan değilim, lafın gelişi öyle yazdım. Yolculuğumuz böyle işte, bunu kabul etmekten başka çare yok. Yavaş yavaş ilerliyoruz. Ya da kendi hayat yolculuğumuz üzerinden düşündüğümüz için yavaş gittiğimizi düşünüyoruz ancak evrenin işleyişine ve oradaki zaman akışına baktığımızda, galiba, tam da olması gerektiği hızda ilerliyoruz. Charles’ın söylediği gibi, insanlık olarak bir çocukluk dönemi yaşadık, güzelim dünyamıza benmerkezci bir şekilde yaklaştık, onu yağmaladık, yakıp yıktık; hatta tabiri caizse (ki bence caiz) içine ettik. Fekat şimdilerde kolektif bir şekilde yetişkinliğe adım atıyoruz. Dünyamızı sevmeye, ona iyi bakmaya niyet etmeye başlıyoruz. Kitlesel bir uyanış var ve dünyanın her yerinde, birbirinden çok uzaktaki insanlar aynı şeyleri hissetmeye, dile getirmeye, hayata geçirmeye başladılar. Ve evet, tam da ihtiyacımız olan anda olmaya başladı bu. Tam da dünyamızın yokuş aşağı gidişinin hızlandığı zamanlarda mevcut paradigmanın zıddı yaklaşımlar, söylemler ve eylemler yerlerini alıyor yavaş yavaş. İnanmak istiyorum ki bu uyanış hızlanacak, büyüyecek ve önce geriye gidiş yavaşlayacak (uyanan bireylerin yanısıra gidişatın farkında olan ülkeler de bu konuda ciddi önlemler almaya başladılar), sonra daha sabit bir duruma geçeceğiz, ve nihayetinde de yavaş yavaş yokuş yukarı, olmak istediğimiz ve olmayı hak ettiğimiz yere çıkmaya başlayacağız.

Olmak istediğimiz yer çok başka. Hepinizin öyle, çok iyi biliyorum. Daha keyifli bir dünya istiyoruz; daha az çalışmak, hatta -şu anki anlamıyla- hiç çalışmamak istiyoruz; oyun oynamak, dans etmek istiyoruz; bir ağaç gölgesinde serinlemek, genci yaşlısı bir araya gelip paylaşımlar yapmak, hep birlikte üretmek; en güzel, besleyici, lezzetli gıdaları tüRetmek istiyoruz. Var mı bunlara itirazı olan?

Muhtemelen yok ama şöyle de bir şey var: İstiyoruz ki dünya değişsin, kıvama gelsin, şartlar olgunlaştığında ve her şey hazır olduğunda biz de değişiriz. Yok hocam, öyle olmuyor işte. Biz değişeceğiz ki dünya değişsin. Biz ekolojik gıdaları tüketeceğiz ki binbir emekle üretim yapanlar buna devam edebilsin, yeniler de bunu yapmaya başlayabilsin; biz içimizdeki nefretle, korkuyla hesaplaşıcaz ki yeni Ankaralar olmasın; biz işe yürüyerek, bisikletle, bilemedin toplu taşımayla gidicez ki daha az araç üretilsin, daha az fosil yakıt dünyaya çıkarılsın; -vakti geldiğinde- biz kendimizi hayatın eline güvenle bırakıp işlerimizi, okullarımızı, bizi köleleştiren her şeyi bırakıcaz ki büyük büyük şirketler, beynimizi kalıplarla dolduran okullar, hamileliğe bile hastalık muamelesi yapan batı tıbbı ve köhnemiş tüm kurumlar bütünün yararına olacak şekilde dönüşsün.

Ama dostum, işte, sen yoksan bir eksiğiz. Haa, anlıyorum seni. Korkuyorsun kendini hayatın güzel ellerine bırakmaya, istiyorsun ki her şey “garanti” olsun (şu anki durumlar ne kadar garanti, fena halde tartışılır tabii), “emin olmak” istiyorsun vs. Konfor alanında rahatsın, çok iyi anlıyorum. Bundandır ki işini, okulunu bırakamıyor, değiştiremiyorsun; hatta bundandır ki -belki de hiç sevmediğin- eşinden ayrılamıyorsun…

Ama dostum, işte, sen yoksan bir eksiğiz. Anlıyorum seni. Nefret etmek, ötekileştirmek, haklı olmak iyi, kolay geliyor. İstiyorsun ki “düşmanlar”ı yenelim, savaşı kazanalım, mutluluğa ulaşalım. Ama yok hocam, öyle olmuyor. Sen ailenle kavgalısın, arkadaşlarınla-sevdiceğinle kavgalısın, çalıştığın işle, hocanla hepsiyle kavgalısın; en önemlisi de kendinle kavgalısın. Ondan sonra diyorsun ki dünyaya barış gelsin, artık ölmeyelim, şu-bu… Bu kadar hırsın, nefretin, sevgisizliğin içinde debelenirken diyorsun ki bitsin bu zulüm! Yok dostum, bu işler öyle olmuyor. Bizler “yaşam”ın ta kendisiyiz ve biz dönüştükçe o da dönüşüyor, biz sakinledikçe o da sakinleşiyor, biz nefretten arındıkça o da arınıyor, biz barışçıl titreşimleri yaydıkça o da yüksekten titreşiyor.

Hem daha güzel bir yaşama yolu var mı ki? Nefret ederek, tiksinerek, daha da kamplaşarak, o güzel dünyaya ulaşabileceğimizi gerçekten de düşünen var mı? Vuruyorlar, patlatıyorlar, öldürüyorlar, göz yumuyorlar; evet de… Bunların hiçbiri yeni değil ki… Binlerce yıldır ve özellikle de son yüzyıldır bütün dünyada yaşanan katliamların haddi hesabı mı var! Çok eskiye gitmeye gerek yok, son 10-15 yıla baksak yeter. Irak’ta milyonun üstünde insan öldü yahu! Suriye’de birkaç yıl içinde yüzbinlerce insan öldü! Türkiye’deki katliamları yazmaya artık kalbim dayanmıyor; kronolojik mi gitmeli, ölüm sayısına göre mi sıralamalı… İnsanlarla kalsa yine iyi, hayvanı-bitkisi, binlerce canlı türü yok oldu ve daha da hızlı bir şekilde yok olmaya devam ediyor! Toprağı çoktan mahfettik, doğru düzgün gıdaya ulaşmak için bin dereden su getirmek gerekiyor! Dünyanın akciğeri olan ormanların çok büyük bir kısmını 50 yıl içinde hallettik, yağmur ormanlarını bile! Buzullar eriyor, yerküremiz ısındıkça ısınıyor! …

Dostum, sen yine istersen acele etme ama bil ki sen yoksan bir eksiğiz. Otuzuncu tişörtünü, yirmibeşinci gömleğini almaya devam ettiğin sürece toprağı mahfeden kitlesel pamuk üretimi ve ayrıca Uzakdoğu’da insana yakışmayan çalışma halleri, ve tüm bu ürünler oraya buraya gönderilirken karbonlar salınmaya devam edecek. Sen gıdana dikkat etmemeye devam ettiğin, Ekvator’dan gelen muzu, Şili’den gelen cevizi yediğin, bol ilaçlı, fenni gübreli kitlesel tarım ürünlerini tükettiğin sürece toprak tamamen yok olmaya, yine bolca karbon salınmaya, -bunla kalsa iyi,- yediğin kötü gıdalar seni hasta etmeye devam edecek.

Dostum, sen yine kendi durumlarına göre davran tabii ama unutma ki sen yoksan bir eksiğiz. Bu sistemi sürdürülebilir kıldığın her kararın bizi sona yaklaştırıyor. Yahu bırak sona yaklaşmayı falan da hayatlarımız çok kuru, tatsız tuzsuz değil mi sence de? Bu mu yani hak ettiğimiz? İt gibi (benzetmenin çirkinliği de ayrı mesele) çalışıp kendimizi tekrar edip başkalarıyla aynılaşmaya çalışıp yaşayıp gitmece… Cidden, bunun için mi geldik yahu bu dünyaya?

Nerde kahkahalar, nerde güzellikler, nerde umut, nerde sevgi… “Dünya, Türkiye bu haldeyken nasıl umutlanalım, nasıl gülelim, nasıl sevelim?” diyenler çoğunlukta, biliyorum. Ve diyorum ki bir kezliğine olsun dünyadan önce kendimize bi’ bakalım. Kendimiz neyi besliyoruz? Umudu, aşkı mı çoğaltıyoruz, nefreti, kini mi? Keyif mi almak istiyoruz, intikam mı? Birleşmek mi istiyoruz, daha da ayrışmak mı?

Yani -Durukan’ın Berkin öldükten sonra yazdığı yazıdan ödünç alacağım tabirle- diyeceğim o ki, Ankara’da yüzün üzerinde arkadaşımız öldü, peki biz geride kalanlar gerçekten yaşıyor muyuz? Yaşayacak mıyız?

Bu yazdıklarım içinde yankılananlar için söylüyorum,- bu yazıyı “like etmek”le, belki paylaşmakla yetinip “evet abi yaa” falan deyip onbeş dakika sonra unutup kaldığınız yerden devam mı edeceksiniz; yoksa …

İşte bu üç noktayı her şeyden önce kendimiz için doldurmaya başladığımızda dünyada cenneti yaşamaya başlayacağız. Bir kısmımız çoktan başladı, bekleriz…

Not: Ben de bütün bu yazdıklarımın muhatabıyım, sütten çıkmış ak kaşık falan değilim. Deniyorum, elimden geleni yapmaya çalışıyorum…

Bir de…

Yöneldiğin hayatı değiştirmek istiyor ve neresinden başlayacağını bilemiyorsan lütfen bana ulaş. Hizmetindeyim!

 

Minnet değil gönül borcu değil vefa değil ŞÜKRAN

Üç yıl önce bu sıralarda İstanbul’dan fiilen ayrılmışım. Bana üç değil altı yıl olmuş gibi geliyor. Zaten bildiğim rakamların ne anlamı var. Mesela yazın hava durumu sıcaklık derecesini veriyor ama insanlar ‘hissedilen’ sıcaklığa dikkat ediyor değil mi? Doğan insan sayısının ne önemi var, ölen insan sayısının? Doğum da ölüm de insanların sevinciyle, yasıyla ölçülüyor sanki. Bir can da olsa sevinci de acısı da sonsuz oluyor. İşte onu diyorum zaten sayılar referans veren işaretlerden öteye gitmiyor bazen.

Sayılara da zamanın eğilmesine, bükülmesine, tüm bildiklerimi çarpıtmasına şükran

Geçmişin ve şimdinin aynı anda yazıldığı sonsuzluğa şükran

Şu anda bulunup yazmaya kendimi bırakabildiğim için sezgilerime şükran

Sezgilerimi dinleyip yola çıkabilmeme şükran

Yolun uzunluğuna dayanabilen bedenime şükran

Bedenime dost olan doğaya şükran

Doğanın bağrında yaşayabildiğim bu eve şükran

Bugün yaşadığım evde yaşamam için beni davet eden Begüm’e şükran

Begüm ile beni bir araya getiren Emre’ye şükran

Emre ile tanışmama vesile olan Anadolu Jam’e şükran

Anadolu Jam’e ev sahipliği yapan Bayramiç Yeniköy’e şükran

Bayramiç Yeniköy’den beni haberdar eden Arif Şen ve Tracy Lord’a şükran

Arif ve Tracy ile beni tesadüfen de olsa buluşturan Duygu ve Bilgin’e şükran

Duygu ve Bilgin ile tanışmama vesile olan İFSAK’a şükran

İFSAK’a yolumu düşüren fotoğraf sevgime ve Nadir Ede’ye şükran

Nadir Ede’den bir yıl boyunca ders almamı sağlayan Antropoloji Bölümü’ne şükran

Antropolojinin benim yolumu açacağına inanıp beni yönlendiren Tülin Polat’a şükran

Tülin Polat ile annemin dost olmasına vesile olan Cağaloğlu Anadolu Lisesi’ne şükran

Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde okumuş olan ablama şükran

Ablacığımı istediği okula yerleştiren anneme babama şükran

Beni yeryüzüne getirme cesaretini gösteren, sevgi dolu anneme, babama şükran…

Kaderime, mutluluğuma, umuduma, cesaretime, inancıma şükran

şükran

“Kibirlimütevazı” sesimi dindiriyorum artık!

Bu yazıda para kazanmaya olan direncimi, tezgâhımdan çıkan ve çıkabilecek ürünlerin fiyat çalışmasını, Bolobolo ve topluluk desteği KUMBARASI’nın duyurusunu okuyacaksınız. İsteyenler buyursun :)

DSC_7353

Ürettiğim bir şeyin –yazarken bile içimdeki kibirlimütevazı ses “haşâ” diyor —fiyatı sorulduğunda donup kalıyor, yanıt verirken eğilip bükülüyorum. Sanki birinci seviyesini aldığım yabancı dilde ilk kez anlamlı bir cümle kurmanın arifesindeymişim gibi beynim bütün klasörleri tarıyor, konuşmak için saniyelerin geçmesi gerekiyor. Karşımdaki de kıvranarak bekliyor ve mutlaka ama mutlaka şaşırıyor suratımdaki utanç dolu kırık gülümsemeli ifadeyi gördüğünde. Utanç dolu kırık gülümsememin sebebi aşikâr; çünkü para, “bahşedilen”, “layık” görülen bir şeydir. Bu kadar! Para, istenen değil ancak verilen bir şeydir ve bana “ne” istediğim sorulduğunda içimdeki kibirlimütevazıutangaçhaylaz “ay nasıl olur siz ne verirseniz” şeklinde omuz büküp omuz üstünden meraklı gözlerle bakıyor. Anladınız işte, bir nevi “istemem koy şu cebime” durumu… Ne sıkıntılı! Toplumun parayla ilgili tüm etiketlerinin, tüm duygularının esiriyim. Yoruldum ulen. Bırakıcam bu ezberleri, altına imza atmadığım bana verilen sözleşmeleri fes edeceğim, nokta!

Olay açık ve net: Ben bolobolo tezgâhında ürettiklerimi satarak veya takas ederek hayatıma parayı çekiyorum. Şu an için seçtiğim yol bu; elle tutulan, kullanışlı, cici, yaratıcılığımı ortaya koyabildiğim, keyif aldığım, yeni ilişkiler kurmama olanak sağlayan, kendimi geliştirdiğim bir iş. Yarın bu yöntem ve bu üretim şeklini değil bir başkasını seçebilirim ve ondan para kazanabilirim. Bu, hayalini kurduğum ve aşırılık derecesinde idealize ettiğim dünyaya giden yolun -vazgeçemeyeceğim, pas geçemeyeceğim- bir adımı. Şimdiki sınavım bu…

Neyse ki sınavda yalnız olmak zorunda değilim, dostlarım burada. Farklı bakış açılarını ve sağduyularını esirgemiyorlar… Günlerdir ağlanıyordum evdeki iktisat ve işletmecilerle toplantı yapmak için, sonunda bugün bolobolo-burcu’nun işleri bütçesini masaya yatırdık; uzun sohbetler, sorgulamalar, hesaplar sonunda içime sinen bir tablo çıktı. Şükür… Şimdi bu tablo üzerinden, yapacağım çalışmaları ilgili kişilere sunacağım ve yeni hissiyatlara bakacağım. Artık kibirlimütevazıutangaçhaylaz olmadan açık, net ve ne istediğini, neye ihtiyacı olduğunu bilen bir şekilde… -görecez-

Toplantı sırasında hangi üründen ne kadar kazanırsam kendimi dengede, iyi, hakkını almış ve vermiş hissedeceğimi bulmak çok zor olmadı ama buna ikna olmam gerekiyordu. Maliyeti de eklediğim zaman ortaya çıkan tutarlar beni korkuttu. Sonra Emre ve Gülengül dediler ki “Madem bu tutarlar seni korkutuyor, nasıl bir tutar olsa korkmadan rahatlıkla istersin?” Bu soru bana epey yardımcı oldu böylece ürettiğim cicileri almak isteyenlere bir fiyat aralığı sunmaya iç huzuruyla karar verdim. Örneğin bir minder için sizden en az 50 TL isteyeceğim. 50 TL, Burcu’nun piyasa hakkındaki yargıları ve toplumsal iç yargılarıyla örtüşen bir bedelken 65 TL alırsam yaptığımın karşılığını tam olarak almış hissedeceğim. Bu iki fiyattan biri veya arasındaki bir bedel beni mutlu edecek. Bu seçimi alıcıya bırakacağım. Mühim olan her koşulda alışverişimizden memnun ayrılacak olmam.

Bu bedelleri hesaplarken birim maliyeti olayına da girdik elbette. İşin o kısmı çabuk halloldu; yanımda iktisatçılar, mühendisler olunca… Esas bu zanaat/sanat/ilham ürünün emeği kısmı çok sezgisel olmalıydı, çünkü oraya işçilik hesabı filan girince benim içimde bazı teller titreşip kopuyor. O yüzden girmemeye çalıştık.

PARANeyse… Bir diğer mühim konu da kazanırken kumbarama da para koyma isteğimdi. Bolobolo topluluğu girişimi başladığından beri hepimizin içine gelen bir fikir vardı: Ürünlerimizden kazandığımız bir miktarla bolobolo’nun kasasını kuralım. Bu kasada paralar biriksin ve içimizden biri(ler)ni destekleyelim.

Kumbaramda birikecek para ile hem bolobolo’nun kasasını başlatmak istiyorum hem de çevremde türlü destek çağrıları yapan dostları paramla desteklemek…

Kazanamadığımı düşündüğüm için bu desteği bir türlü veremiyorum ya da vermiyorum. Oysa içim gidiyor yaratıcı fikirleri okuyup duyunca, kıpraşıp titreşiyor ve sadece sevgimi yolluyorum. Yetmez mi? Yeter… Ama daha fazlasını istiyorum. J Dolayısıyla benden ürün alan herkese yeni bir alan da açıyorum. 1 TL’den başlayıp sonsuza giden bir miktarı kumbaraya armağan edebilirsiniz. Bu kumbarada ne biriktiğini ve içindekilerin kimlere gittiğini sizle paylaşıyor olacağım elbette.

Mesela aşağıda birkaç ilham veren, desteklemek istediğim insanların çalışmasını paylaşıyorum.

https://limonataninmaceralari.wordpress.com/ (Güzelliklerini çoğaltsın diye Ayşe’ye küçük güzellikler yaparım)

http://icimdensohbetler.blogspot.com.tr/2015/09/kitap-bastryorum-huuu.html   (Yol arkadaşımın yazma yolculuğunun ilk yapıtaşına bir taş da ben koyarım)

https://cittavritti.wordpress.com/2015/08/03/guzel-insanlar-ulkesi/ (Sonsuz güzellikler düşünen Ayşe’nin güzelliklerine katkı sağlarım ucu kesin bana da değer J)

http://ruhubohcadagezen.com/ (Gezgin yazar dostum Hülya’ya uçak parası biriktiririm)

https://sanatladegisim.wordpress.com/ (Esram ve Elifim yolculuklarını tamamladılar ve yanlarına aldıklarıyla üretmeye başladılar bile, hala parasal desteğe ihtiyaçları var kumbaramdakileri onlarla da paylaşırım)

https://esyakutuphanesi.com/ (Sürekli yaratıcı yenilik peşindeki bu ekibin ruhunu alır içime sonra da işime yansıtırım. Siz de bir bakın ve parçası olun)

http://yenidunyabanagozkirpti.tumblr.com/post/108127991539/oyun-ba%C5%9Flas%C4%B1n   (Aysu gerçekten armağanlama konusunda bir canavar…İpi tutulmaz hızına erişilmez güzelliği bir okuyun diye paylaşıyorum)

(Bu arada önceki yazıların altındaki çağrıma cevap verip beni arayan, sesini duyuran canlara da selam olsun.)

aklımla, kalbimle, vicdanımla ve tam bilinçli halimle bağlantı kuruyorum

 

İçine doğduğum hergün içgüdülerim ve duygularımla insanlara, olaylara, edimlere yöneliyorum ve  sanırım en çok da duygularım tarafından yönetiliyorum. Sentipensante (duygusuyladüşünen) olma yolunda çalışıyorum. A tabii bir de çocukluğumdan beri -daha sonra adının sezgi olduğunu öğrendiğim- bazı sesler duyuyor, kimi zaman da kendimi onlara teslim diyorum. Bunlar içgüdülerden farklı tonda konuşan sesler: “O yoldan gitme şu yolu seç”, “gerçekten istediğin bu değilse o zaman yapma”vb. gibi…

Duygusal tepkilerim yüzünden;

insanları suçluyorum tüm olan bitenler için ONLAR’a saldırıyorum -güzelim vicdanımı devreden anında çıkartıyorum- üstelik çok da kolay geliyor bu yol ve mağdur olmamla insanların ilgisini kolaylıkla kendime çekiyor, haklılığımın verdiği gurur bendeki kibri besliyor. Öfkemi okşayıp büyütüyorum. Saldırma hakkımı hep saklı tutuyorum.

kendime saldırıyorum tüm olan bitenden BEN’i sorumlu tutuyorum güzelim aklımı devreden çıkartıyorum artık ona ihtiyacım yok nasılsa herkese bonkör ve bana cimri olan vicdanım var. Böylece hakkımdan fazlasını üstlenerek yapabileceklerimi de yapamaz hale getiriyorum kendimi; kendi ellerimle şifayı, ilerlemeyi, değişimi engelliyorum. Kendime yüklediğim ağır yüklerin altında ezilirken yine mağdur oluyorum. Acıyorum kendime, zavallılığıma… Ve birden başkalarına saldırma fikri geliyor aklıma….

kaçıyorum bulunduğum yerden ve olaylarla insanları başbaşa bırakıyorum çünkü ben güzelim kalbimi devreden çıkartıyorum. Kalbim beni vidanıma vicdanım beni aklı selim yoluna ulaştırabilir endişesiyle yapabileceklerimle, sonsuz seçeneklerimle olayları yaşanmamış sayıp yeni bir sayfa açmaya çalışıyorum. İnançlı biri olmadığım için(?) bir hayalet gibi beni takip eden benzer insanlar ve olaylar silsilesiyle kovalamaca oynayıp hayatın seslerini bastırıyorum. Huzursuzum ve istediğim anda başkalarına saldırmaya geçebilirim.

görmezden geliyor farkına bile varmıyorum bazen, kim kime ne yapmış, ne demiş, neden demiş.. Güzelim bilincimin devrelerini kapatıyorum yani duyuyor ama işitmiyorum, bakıyor ama görmüyorum, dokunuyor ama hissetmiyorum. İsyanım yok, sıkıntım yok rahatım da sözde rahat… Bir süre sonra ya karşıma biri dikiliyor ya da bilinçaltı rüyalarda huzur vermiyor veya ne bileyim bir kaza yapıyorum, merdivenden düşüyorum, elimi kesip, kaynar suyla haşlıyorum. Sonra yine bir kendine acıma ve mümkünse hemen hiç vakit kaybetmeden birilerine, birşeylere saldırı…

Bazı zamanlarda da duygusal tepkilerim sayesinde;

aklımla, kalbimle, vicdanımla ve tam bilinçli halimle bağlantı kuruyorum. Kendimden kaçmıyorum, inançlı olmayı seçiyorum. Bir ruh taşıdığımı bu bedenin geçiciliğini hatırlıyorum. Benim taşıdığım ruh ve bedenin kutsallığını anımsayınca etrafımda sonsuz ben olduğunu görüveriyorum. Kendime saldırmamayı seçiyorum, etrafımdaki KENDİME de saldırmamayı BİLİNÇLİ olarak SEÇİYORUM. Çünkü seçebilirim çünkü İNSAN bu demek.

Ben dünyanın ve göremediğim evrenin bir parçasıyım. Bir şekilde bu zamana doğdum -belki bir zamanlar başka kereler de doğdum- bu ailenin, bu toplumun, bu demin getirdiklerini yaşamaktayım. Sorumluluğum ise aklımla, kalbimle, vicdanım ve tam bilinçli halimle bağlantıda olup sormak: Ne yapmak istiyorum? Ne yapabilirim? Neye ihtiyacım var? Dünyanın neye ihtiyacı var? Ben neyi severek yaparken bu ihtiyaçlara cevap verebilirim?

Neyi seçersem seçeyim yapabildiğim kadarını yapacağım, yapmak istediğim kadarını, ihtiyaç olduğu kadarını… Ben Burcu sadece kendi sınırlarımı esnetebilir, sadece kendi varlığımı geliştirebilirim. Kendimi değiştirir, kendi sınırlarımı esnetir ve ruhumun ihtiyacı olan öğretileri takip edersem hayata hizmetimi sunar onu tamamlarım.

 

 

 

Not: Okuduysan sevgili özlediğim okurarkadaşım bana yaz bir şeyler ya da  arasana beni biraz konuşmuş oluruz…

Sevgili kadın-okur-arkadaşım seni bir yere davet ediyorum:

Dört Kızkardeşim; Esra Debreli, Pamela De Andria, Serap Brown ve Georgia Dousikou kalplerinin derinlerinden gelen bir çağrıyla kadın iç gücüne olan kapıları aralamak, o kapıları beraberce açmak, o gücü tanımak ve ifade etmek ve hayatımıza akmasına izin vermek niyetiyle Bafa Gölü’nde muhteşem bir zeytin çiftliğinde 1- 5 Ekim tarihlerinde 5 günlük bir inziva tasarladılar. İç gücümüzün kapılarını farklı yöntemlerle zarifçe açmaya niyet ediyorlar, ben orada olacağım.

Çember yöntemleri ve farkındalıklarla şamanik yolculuk ve çeşitli ritüellerle, terapik nefes ve dans ile, masallar, toprak ve doğa ile iletişimle, müzikle, sevgiyle, şifayla…Derin iletişim kurmaya niyet ediyorlar.

Bu çağrı seni çağrıyorsa detaylar için serap.brown@gmail.com adresine mail atabilirsin ya da benle iletişim kurabilirsin sana detaylı bir davetiye gönderirim.